Batı başkentlerini etkileyen, “bağımsız” sanılan en büyük ve prestijli yayın organları da dâhil olmak üzere ana akımın çok büyük kısmı ya hükümet fonlarıyla ayakta durur ya da düzenin gerçek sahibi olan sermayenin doğrudan denetimi altındadır. Bu yüzden bu mecralarda konuşan, yazan, analiz yapan gazeteci, yazar, politikacı ve akademisyenlerin hareket alanı genişmiş gibi görünse de sınırları baştan çizilidir: Sistemin, yani liberal kapitalist düzenin, mümkün olduğunca sarsılmadan yürümesine bekçilik etmek. Bu bekçilik çoğu zaman kaba propaganda gibi işlemez; daha incelikli bir yöntemle ilerler. Düzenin ürettiği yıkım, eşitsizlik, yoksulluk ve savaş; “kötü yönetim”, “yanlış karar”, “lider hatası” gibi başlıklara sıkıştırılır. Sorun işleyişte değil de sanki sadece yönetici kadronun niteliğindeymiş gibi anlatılır. Böylece bilinç kayması yaratılır: Halk, düzenle değil düzenin içindeki “kötü oyuncularla” kavga etmeye ikna edilir. Bu resme Davos’taki Dünya Ekonomik Forumu, Münih’teki Güv...