Ana içeriğe atla

Kayıtlar

“Bağımsız medya” efsanesi ve çizilen sınırlar

Batı başkentlerini etkileyen, “bağımsız” sanılan en büyük ve prestijli yayın organları da dâhil olmak üzere ana akımın çok büyük kısmı ya hükümet fonlarıyla ayakta durur ya da düzenin gerçek sahibi olan sermayenin doğrudan denetimi altındadır. Bu yüzden bu mecralarda konuşan, yazan, analiz yapan gazeteci, yazar, politikacı ve akademisyenlerin hareket alanı genişmiş gibi görünse de sınırları baştan çizilidir: Sistemin, yani liberal kapitalist düzenin, mümkün olduğunca sarsılmadan yürümesine bekçilik etmek. Bu bekçilik çoğu zaman kaba propaganda gibi işlemez; daha incelikli bir yöntemle ilerler. Düzenin ürettiği yıkım, eşitsizlik, yoksulluk ve savaş; “kötü yönetim”, “yanlış karar”, “lider hatası” gibi başlıklara sıkıştırılır. Sorun işleyişte değil de sanki sadece yönetici kadronun niteliğindeymiş gibi anlatılır. Böylece bilinç kayması yaratılır: Halk, düzenle değil düzenin içindeki “kötü oyuncularla” kavga etmeye ikna edilir.  Bu resme Davos’taki Dünya Ekonomik Forumu, Münih’teki Güv...
En son yayınlar

Rantın Rengi Olmaz

Gözlerinizi kapayın. Denizden yüksekliği sadece 30 metreyi bulan, yazın termometrelerin 50 dereceye dayandığı bir şehrin hemen kıyısındasınız. Ovadan yalnızca 10 kilometre uzakta… Şehrin kiri, pusundan uzakta; onu çevreleyen dağların yamacında. Serin bir havuzdan çıktığınızda yüzünüzü ılık rüzgârlar okşuyor. Adana’da bu hayali kuranlar bugünlerde hummalı bir çalışma içinde. Bu yazı, kâğıt üzerinde “ufak” görünen bir imar tartışmasını anlatıyor. Ada, pafta, parsel numaralarına boğulmaya gerek yok; hepsi resmî evraklarda zaten duruyor. Asıl mesele şu: Türkiye’de siyaset, özellikle de imar üzerinden dönen rant söz konusu olduğunda, bir anda kimliğini değiştiriyor. Dün “rant düzeni” diye eleştiren, bugün aynı düzenin diliyle konuşabiliyor. Üstelik bu, sadece Adana’ya özgü değil; memleketin dört bir yanında aynı tablo karşımıza çıkıyor. Konu bağlamında pek tartışılmasa da, CHP’nin İstanbul’da karşılaştığı sorunların belki bir kısmı da Kanal İstanbul'a karşı duruşuyla da ilgili. İktidar ...
Tabela değil, düzen: “Gitsin de Ne Gelsin?” Turgay Develi Özelde memlekette ama genelde de siyasetin en sevdiği oyunlardan biri şu: Koltukları saymak. Kim nerede oturuyor oturacak, kimin yardımcısı kim oldu olacak, hangi bakan değişecek ve yerine kim gelecek, hangi genel başkan “yeni yüz” diye vitrine çıkarılacak… Sonra da bu trafik, sanki hayatımızın derdi buymuş gibi, günlerce haftalarca konuşulur. Çünkü devlet dediğimiz mekanizma, bu yöntemle, yani kim nerede oturursa otursun, bu düzenin devamı için gerekli rızayı üretiyor. Rıza üretilsin ki işler zıvanadan çıkmasın, öfke taşmasın, umutsuzluk örgütlenmesin. Siyaset bunun aracı haline geldiğinde de, seçimler bir “tabela değişimi”nden öte bir işlev görmüyor. “Bu İktidar gitsin” demek kolay ve hatta böyle düşünenlerin haksız olduğu söylenemez. Ama sadece “gitsin” demek, düzenin aynı rayda yeni bir makinistle yoluna devam etmesine de kapı aralıyor. Bugün bize “normalleşme” diye pazarlanan şeyin büyük kısmı, aslında eşitsizliğin normalin...

Yeni gerçeklikler...

Eger barış süreci akamete uğramaz, uğratılmaz, yani alt kimlik milliyetçiliğinin siyaset üzerinde yaptığı serap etkisi dağılırsa ortaya çıkacak sosyolojik iklim, siyasetteki tıkanıklığı açacak seçeneklerin oluşmasının önünü açabilir. Aslında barış sürecinin de siyasi, ekonomik ve jeopolitik tıkanmaların bir sonucu olduğunu söyleyebiliriz. Eski hikayeler albenisini kaybettikçe anlatıcılarının özgül ağırlığı da ortadan kayboluyor, farklı yollar aranması kaçınılmaz oluyor. Aynı emareler muhafazakar-laik çatışmasını kaşımanın ekonomik resmin üzerini örtmeye yetmemesi gerçeğinin ayyuka çıkması konusunda da görülebilir. Ama oralara şimdi girmeyelim... Alt kimlik tartışmalarının olmadığı bir Türkiye, siyasetin elle tutulur konular tartışılarak yapılmasını gerektiren bir ortama zemin hazırlayacaktır, en azından umudumuz o yönde. Böyle bir Türkiye'nin siyasi haritası nasıl görünür diye merak edenler varsa, son Almanya seçimlerine bir göz atmalarını öneririm. Sosyal Demokrasi'nin, anavat...

Bu filmi daha önce görmüştük...

Abdullah Öcalan'ın PKK'yı, 'Yenilmedi ama gerekliliği de kalmadı' şeklinde tarifleyerek yaptığı fesih çağrısı, 40 yıldan bu yana akıtılan kanın durdurulacağı umudu yarattı. Barışa amasız, fakatsız evet...  Evet de...  Biz bu filmi daha önce de seyretmiştik sanki. Türkiye kapitalizmi ne zaman krize girse ve eskiyeni yenisiyle değiştirmeye ihtiyaç duysa, mutlaka bir müdahalede bulunuluyor.  Hatırlayalım; Halkın artan refahın paylaşımı ve özgürlük taleplerinin 'iş işten geçmesin' diye kısmen karşılandığı 27 Mayıs darbesinin yanıtı, ülke ekonomisinin küresel düzene entegre edilerek yağmasının önünün açılmasını savunan liberalizmden gelmiş, 12 Eylül öncesinde yaratılan şiddet darbe gerekçesi yapılmış ve 'eskiyen Türkiye'nin yenisiyle değiştirilmesi zapturaptla sağlanmıştı.  Her iki darbeye de destek NATO ve batı başkentlerinden, yani emperyalizmin kalelerinden gelmişti. O Türkiye'de de ağır bir mülksüzleştirme programı Özal eliyle ve IMF ve Dünya bankası ...

Durun, siz üvey kardeşsiniz!

Özgür Özel'in büyük bir tantanayla startını verdiği kırmızı kart gösterme eylemi sert eleştirilere maruz kaldı ve hatta sosyal medyada alay konusu oldu olmasına ama, kişisel kanaatim, problem eylemin kendisinde ya da içeriğinde değil, daha derinlerde... Yoksa ülkemizdeki muhalefetin dağınıklığı göz önünde bulundurulduğunda, eleştirilerin aksine bu tür eylemlerin iktidardan muzdarip bütün kesimleri aynı hedef doğrultusunda birleştirme potansiyeli taşıması açısından (başarılabilirse eğer) iktidar için yıkıcı bir sonuç yaratabilecek kapasitede olduğuna inanıyorum. Türkiye'nin her yerinde; sokaklarda, caddelerde, meydanlarda yolda yürüyenlerin, herhangi bir toplu taşıma aracında seyahat edenlerin, konser, şenlik ya da spor müsabakaları dahil iktidarın politikalarıyla mücadele eden insanların bulunduğu her yer ve ortamı kırmızı kartlarla kırmızı bir gelincik tarlasına dönüştürebilecek bir kapasiteye sahip böyle bir eylemin, umudu çoğaltması gerekirken tam tersi bir etki yaratmasının...

Yeni insanlar, eski partiler...

Oda TV'de Soner Yalçın'ın Sovyetler Birliği'ni çöküşe götüren parti yozlaşması (bürokratlaşma) ile AKP'nin iktidara geldiği günden günümüze geçirdiği değişimi anlattığı "Sovyetler Birliği'ni kim yıktı, AKP'nin çıkaracağı dersler" başlıklı yazısının özellikle "yeni insan" yaratamama başlığı üzerinden, tartışılmaya devam etmesinin yararlı olacağına inanıyorum. Bu mesele, yani, yeni insan yaratamama, Sovyetler Birliği'nde Komünist Parti'yi sosyalizmin bayrak taşıyıcısı olması gerekirken tam da aksine sistemin yıkılmasına yol açacak derecede malul hale getirmişken, Türkiye'de 22 yıldan bu yana iktidarda olan Ak Parti'nin, Soner Yalçın'ın ifade ettiğinin aksine, bırakın bundan zerre olumsuz etkilenmesini, tam da bundan beslendiğini düşünüyorum. O zaman akla gelen ilk soru, aynı sorun, iki farklı ülke ve partide neden farklı sonuç üretebiliyor olacaktır. Sovyetler Birliği'nde (ve Komünist Parti'de) yıkıcı bir etki yarata...