Ana içeriğe atla

İbo'lar, Mahir'ler, Deniz'ler Kudüs Mitingçilerini Aklamaz!


Sultanların mülkü olmaktan, kulluktan, tebaa olmaktan kurtulmak için iki yüzyıldır süren devrimci savaşımızın tekabülüdür "Vatan" ve " Hürriyet"le ulaştığımız Cumhuriyet.

Sultan Hamit'lerin mülkünü Mithat Paşa’nın açtığı yoldan, Namık Kemal’le, Ziya Paşa ile Vatana dönüştürdük. Çok bedel ödedik.

İstanbul’da boğaz kıyısındaki sarayın duvarlarını döven "Hürriyet, Müsavat, Uhuvvet" sloganları, Selanik’te "Liberte, Egalite, Fraternite" diye yankılanmaktaydı.

Enver, Talat ve Cemal olmasa, Anayasa’yı raftan indirip meclisi açamayacaktık.

Hürriyeti ve vatanı 1908’de Mithat Paşa ile bulduk. 1909’da ayaklananlar, Şeriat istiyorlardı. Şeriat, vatansızlık ve hürriyetsizlikti. Başaramadılar. Ama 10 yıl süren Balkan Harbinde, vatanı da hürriyeti de kaybettik. 

Direndik. Hayatta kalmanın bir yolunu bulduk.

Kurtuluş Savaşı vatan için yolu yeniden aralamıştı. Son sultan kellesi uçmasın diye İngiliz gemisiyle sıvışınca, bu vatanda bir sultanın olması da artık anlamsızlaşmıştı. Cumhuriyet’i kurduk.

12 Eylül’de Kenan Evren’i silah zoruyla sultan ilan ettiler.

12 Eylül sola, devrimcilere, işçi hareketine karşı yapılmış bir sermaye darbesi ve ideolojisi, Atatürk’ün adının arkasına saklanmış bir Türk-İslam senteziydi.

Darbeciler solu, işçi hareketini, sendikaları ezip geçti. Din derslerini anayasal güvence altına alıp, yeşil sermayenin önünü açtılar. Uğur Mumcu’nun ısrarla belirttiği gibi, tarikat-siyaset-ticaret sacayağı üzerine kurulu bir toplum modeli inşasına giriştiler. Başardılar. Ama biz de çok öğrendik.

Gelelim şeriat bahsine.

Hasan El Benna, Mısır’da İhvan-ı Müslimin’in, namı diğer Müslüman Kardeşler’in kurucusu.

Müslüman Kardeşler’in kuruluşu ile Vahabi-Suudi Krallığının kuruluşu aynı döneme rastlar. Ortak özellikleri Kemalist Cumhuriyete düşmanlıklarıdır. Benna’nın hocası Raşit Rida, Mısır’da İngilizlerin desteğiyle yayınladığı “Işık Evi” dergisinde bu nefretlerini şöyle ifade etmişti: “Arabistan’da İbn-i Suud’un Vahabi hükümdarlığının oluşumuyla yeni bir umut yıldızı doğdu. İbn-i Suud Hükümeti, Osmanlı'nın yıkılışı ve Türk hükümetinin dinsiz bir hükümete dönüşmesinden bu yana, bugün dünyanın en büyük Müslüman gücü olmuştur.

Örgütün dergisi “El Dava” kendine dört düşman seçmişti: Batı Hıristiyanlığı, Komünizm, Laiklik ve Siyonizm.

Gün döndü, devran değişti.

Şimdi Ak Parti Müslüman Kardeşlerin, İhvan’ın kardeşi. Mursi için nasıl da çırpındılar. Sadece Ak Parti mi? İhvan, ülkemizde, Saadet Partisi ile muhalefette de aynı zamanda!

Bütün bunları niye anlattım? Cumhuriyet, insanlığın en eşitlikçi harçla yoğurulmuş, en büyük, en devrimci icatlarından birisi.

Düştük, kalktık. Hala yürüyoruz. Şimdi Ankara’da, küresel finans oligarşisinin ruhunu taşıyan zombi bedenler dolaşıyor.

Yaptığımız, vatan ve hürriyet adına bağımsızlık mücadelesi, Cumhuriyet’te ısrardır.

İki yüzyıllık yolu kuldan yurttaş, ümmetten ulus, mülkten vatan, şeriattan laik bir devlet yaratan Mustafa Kemal Atatürk’ün kurup, Cumhuriyeti de teslim ettiği CHP’nin Sayın Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun şeriatçı, ihvancı, cihatçı Müslüman Kardeşler Örgütü’nün ve Hamas’ın da temsil edildiği Kudüs Mitingi’nde, 'yeni bir haçlı seferine izin vermeyeceğiz' mealinde konuşup, İmamoğlu da Kudüs’ün İslam aleminin ortak meselesi olduğunu anlatsın diye mi yürüdük? 

Bu uzun yolda bizim insanlara anlatıp, onları insanlığın ortak idealleri çerçevesinde yol arkadaşımıza dönüştürecek kendi hikayelerimizin inandırıcılığı mı kalmadı da onların dili, onların değerleri, onların gündeminin peşinde savruluyoruz?

Ak Parti ve Erdoğan gidip, İhvanıyla, Hamas’ıyla, Türk-İslam Senteziyle küresel finans oligarşisinin uç beylerinin karanlık iktidarı Ankara’nın sokaklarında hakim olup, ‘Ak Parti Rejimi’ yerini koruyacaksa değişen ne olacak?

Şimdi sadece Erdoğan’ı hedefe koyarak sadece onu göndermek isteyenler, onun rejimini, onun kullanıp bir tarafa attığı Abdullah Gül'ler, Ali Babacan'lar, Ahmet Davutoğlu'lar ile ihvan kardeşliğinde devam ettireceklerse, bu yolun sonu aydınlık mı yani?

İlk Kudüs Mitingi 6 Eylül 1980 tarihinde Konya'da yapılmıştı. ‘Şeriat isteriz’,’ Laiklik ne demek, şeriatçıyız’ pankartları altında yapılmış ve CHP Genel Yönetim Kurulu bu mitinge iki gün sonra, 'Cumhuriyeti ve laikliği tahrip yolunda, Atatürk ilkelerini saptırıp yozlaştırmada ve din sömürücülüğünde birbirleriyle yarışa girenlerin tümüne karşı, ayrım gözetmeksizin durum almalıdırlar' diye bir bildiri yayınlayarak karşı çıkmıştı. 

Sadece bu örneği bile hatırlatan bir yönetici çıksaydı, eminim Sayın Kılıçdaroğlu bir daha düşünürdü gidip gitmemeyi. CHP yönetiminde partinin önemli yol ayrımlarında gösterdiği yakın tarihli reflekslerini bilen, bunu Sayın Kılıçdaroğlu ile paylaşan, Parti'nin varoluş değerlerini hatırlatacak kimse yok mu sahi? Nereden nereye?

Yaşamın diğer alanlarında olduğu gibi elbette siyasi konuların da kendine özgü koşulları var. Bu anlaşılabilir. Ama CHP’nin geldiği yer Kudüs Mitingi mi olacaktı? 

12 Eylül’ün paşalarının ve Erbakan’ın ruhu şad olmuştur artık da, Mustafa Kemal ve İsmet Paşa ne durumda orasını bilemem!

CHP’nin Kudüs mitingine katılımını “Deniz Gezmişler de Filistin’e gitmişti” diye meşrulaştırmaya çalışanların, meşruiyet adına hâlâ sola ve solun değerlerine başvurmaya mecbur olmaları güzel elbette, ama açıkça yalan söylüyorlar. 

Devrimciler Filistin’e “küresel cihat” adına ve siyasal İslam’ın gündemiyle gitmedi.

İbo’lar, Mahir’ler, Deniz’ler, devrimciler, sizi aklamaz; bilesiniz.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kılıçdaroğlu'nun Zihnindeki Yük!

Bazı anlar vardır; zihninizdeki soru, bir dağı sırtlayıp kilometrelerce öteye taşımaktan daha ağır gelir. Umut etmek istiyorum ki, Sayın Kılıçdaroğlu böyle ağır bir yük taşımıyor! Çünkü aşağıda aktaracağım açıklaması ile zihinlere taktığı sorular, kendilerini değersizleştirmiş olanların sadakatini satın aldıklarından oluşturan, cahil Belediye Başkanlarına işaret ediyor. Çocuksu bir özgüven eksikliğinden kaynaklı, zayıflık patolojisi içindeki başkanlar, övgüleri gerçek sanıp içselleştirerek her türlü hataya açık olabilir. Aralarında Adana'nın da bulunduğu İstanbul, Ankara, İzmir, Antalya, Muğla, Mersin gibi nüfusun ve milli gelirin neredeyse yarısına yakınını temsil eden 11 Büyük Şehir Belediyesi kendi atadığı Başkanların yönetimindeyken 'Belediyeleri rant dağıtım merkezi olmaktan çıkarmalıyız' diyen sayın Kılıçdaroğlu neden böyle bir açıklama yaptı? Bu açıklamayı yapmadan önce partili belediye başkanlarına özel olarak bunları söylediğini düşünmemiz gerek; çünkü kamuoy...

Yeni gerçeklikler...

Eger barış süreci akamete uğramaz, uğratılmaz, yani alt kimlik milliyetçiliğinin siyaset üzerinde yaptığı serap etkisi dağılırsa ortaya çıkacak sosyolojik iklim, siyasetteki tıkanıklığı açacak seçeneklerin oluşmasının önünü açabilir. Aslında barış sürecinin de siyasi, ekonomik ve jeopolitik tıkanmaların bir sonucu olduğunu söyleyebiliriz. Eski hikayeler albenisini kaybettikçe anlatıcılarının özgül ağırlığı da ortadan kayboluyor, farklı yollar aranması kaçınılmaz oluyor. Aynı emareler muhafazakar-laik çatışmasını kaşımanın ekonomik resmin üzerini örtmeye yetmemesi gerçeğinin ayyuka çıkması konusunda da görülebilir. Ama oralara şimdi girmeyelim... Alt kimlik tartışmalarının olmadığı bir Türkiye, siyasetin elle tutulur konular tartışılarak yapılmasını gerektiren bir ortama zemin hazırlayacaktır, en azından umudumuz o yönde. Böyle bir Türkiye'nin siyasi haritası nasıl görünür diye merak edenler varsa, son Almanya seçimlerine bir göz atmalarını öneririm. Sosyal Demokrasi'nin, anavat...

Bu filmi daha önce görmüştük...

Abdullah Öcalan'ın PKK'yı, 'Yenilmedi ama gerekliliği de kalmadı' şeklinde tarifleyerek yaptığı fesih çağrısı, 40 yıldan bu yana akıtılan kanın durdurulacağı umudu yarattı. Barışa amasız, fakatsız evet...  Evet de...  Biz bu filmi daha önce de seyretmiştik sanki. Türkiye kapitalizmi ne zaman krize girse ve eskiyeni yenisiyle değiştirmeye ihtiyaç duysa, mutlaka bir müdahalede bulunuluyor.  Hatırlayalım; Halkın artan refahın paylaşımı ve özgürlük taleplerinin 'iş işten geçmesin' diye kısmen karşılandığı 27 Mayıs darbesinin yanıtı, ülke ekonomisinin küresel düzene entegre edilerek yağmasının önünün açılmasını savunan liberalizmden gelmiş, 12 Eylül öncesinde yaratılan şiddet darbe gerekçesi yapılmış ve 'eskiyen Türkiye'nin yenisiyle değiştirilmesi zapturaptla sağlanmıştı.  Her iki darbeye de destek NATO ve batı başkentlerinden, yani emperyalizmin kalelerinden gelmişti. O Türkiye'de de ağır bir mülksüzleştirme programı Özal eliyle ve IMF ve Dünya bankası ...