Ana içeriğe atla

Atatürk'ün CHP'si mi Kemal Derviş'in CHP'si mi?

Ülkemizde yaşanan ekonomik, sosyal ve siyasal tüm yıkımlar, başka bir gelecek tahayyül edemeyecek kadar zihnen kuşatılmış olanların ürettiği rıza ile gerçekleştiriliyor. Bu zihni tükenmişlik sonlandırılmadan fikri dönüşüm sağlanması ise mümkün değil. Yapmamız gereken, siyasi cariyeler üreten bu hegomanyayı dağıtacak entelektüel şiddeti arttırmak.

Son 26 yılda ithalat/ihracat dengesinde 1 trilyon 54 milyar dolar açık veren, dünya başkentlerinde 'fabrika ülke' olarak anılan Türkiye'nin, bu ekonomik model içinde yıkımdan kurtulması olanaksız. Son 70 yıldan bu yana hep aynı eksi bilanço devam ediyor. Hiçbir iktidar döneminde bu denge artı vermedi, veremedi, veremez. Yani sorun Ak Parti ya da Erdoğan ile özdeşleşmiş değil; daha geriye, daha derinlere giden, uygulanan ekonomi modelin kendisinden kaynaklanan bir yanlışlık, bir problem var.

Türkiye ekonomisiyle birlikte pek çok stratejik sektörün de çöküşünün müsebbibi olan bu ekonomi politikalarının da dışına taşan bir güç/kapasite ile cumhuriyetin ürettiği bütün değerlere karşı amansız bir savaş veren, bunun için yasalar çıkarıp uygulayanlar, son 18 yıllık çöküşü de Erdoğan'ın üzerine yıkarak neoliberalizmi aklayıp, düzeni de restore ederek sürdürmek için çırpınıyorlar. Bunların bir bölümünün ruhu ve ayak izleri CHP Genel Merkez koridorlarında dolaşırken, yönetici koltuklarındaki yerleri ise 'piyasa' tarafından rezerv edilmiş durumda. 

Bu yazı kapsamı içerisinde anılan isimler, meseleyi zaman/mekan bütünlüğünden kopmadan  cisimleştirerek aktarma, daha görünür kılma kaygısıyla yazılmıştır. Mesele, isimlerin taşıdıkları yükten daha kapsayıcıdır. Başka ülkelerde başka isimlerin, aynı meselenin başka boyutlarıyla ama aynı sonuca ulaşmak için anılmakta olduğu da hepimizin malumu. 

O halde biraz daha açık olalım:

Birlikleri tasfiye ederek Türk tarımını yok edecek şekilde tohum, gübre, ilaç zincirini kopartan; çiftçiyi destekleyen yasaları ortadan kaldırarak ve Ziraat Bankası'nın çiftçiye destek vermesini engelleyerek çiftçinin finansman sıkıntısı içine girip traktörünün, tarlasının, ineğinin icradan satılmasına yol açan; ürettiği ürününü tefeci tüccarın kucağına düşmeden satın alınmasını sağlayan Toprak Mahsülleri Ofisini kapatan yasaları çıkartan Kemal Derviş'ti. 

Çiftçiyi üretimden koparacak yasalarla birlikte, son 18 yılda 7 milyon köylünün köyünü terk etmek zorunda kalıp, büyük şehirlere ucuz iş gücü olarak göçmesinin ve milyonlarca metrekare ekilebilir tarım arazisinin kaybedilmesine yol açan yasaların da müsebbibi Kemal Derviş'ti.

Ülkemizde bugün 83 milyona yaklaşan insanın hayatını 40 yıl gibi bir süredir etkileyebilen belki de tek bir insan var. Bugünkü ekonomik, siyasal ve sosyal çöküşü yaşamamıza neden olan ana etmenlerin çoğunun ucu aynı yere çıkıyor: uğruna 12 Eylül darbesinin yapıldığı 24 Ocak kararları, 2001 yılındaki ekonomik krizin ardından çıkarılan '15 günde 15 Yasa', cumhuriyetin taşıyıcı kolonlarında çok daha kalıcı hasarlar yaratan nice 'isimsiz' kanun... Bunları çıkaran ve 18 yıllık Ak Parti iktidarının uyguladığı ekonomi programının yaratıcısı da, evet bildiniz, Kemal Derviş'in ta kendisi. 

Ama yine de hikayenin başına dönmemiz gerek.

Kemal Derviş'in 1978 yılında Dünya Bankası'nda birlikte çalıştığı Shelma Robinson ile birlikte yazdığı 306 sayfalık "Foreign Exchange Gap, Growth and Industrial Strategy in Turkey (Türkiye'de Ödemeler Dengesi Açığı, Büyüme ve Sanayi Stratejisi) başlıklı rapor, planlı kalkınma temelli ithal ikameci modelin terk edilerek dışa açılma ve ticaretin serbestleştirilmesi yaklaşımının benimsenmesine dayanıyordu.

O dönemde Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) bu raporun uygulanmasına karşı çıktı. DPT raporu reddedince, zamanın Bülent Ecevit Başkanlığındaki (CHP) Hükümeti de öngörülen modeli benimsemedi. Rapor daha sonra Demirel'in Başbakanlığında, müsteşarı Turgut Özal eliyle uygulamaya konuldu. Kitlesel tepkiler sonucu tam olarak uygulanmasa da 12 Eylül darbesinin ardından sonunda tam anlamıyla hayata geçirildi.

Dolaylı etkisinin yanı sıra Kemal Derviş, 13 Mart 2001 yılında Türkiye'ye gelip 2002 Ağustos'unda istifa edinceye kadar 17 ay ekonominin tek sorumlusu olarak Başbakan Yardımcılığı görevinde de bulundu. O dönem karşılıklı imalarla gündeme gelen Bahçeli-Derviş-Öztrak ilişkisini de atlamamak lazım. 

Bahçeli'nin, ortağı olduğu hükümeti erken seçime sürüklemesi bazen basında alenen, bazen de perde arkalarında hep tartışılıp hiç 'anlamlandırılamasa' da, dönemin Hazine Müsteşarı, şimdinin CHP'sinde ekonomiden sorumlu Genel Başkan Yardımcısı olan Faik Öztrak'ın Bahçeli ile ilgili, "Sayın Bahçeli, kendisini Sayın Derviş'in kabineye dışarıdan bakan atanmasını kabul etme ve yine kendisini bu süreçte kendi Bakan arkadaşlarını dahi feda etme noktasına getiren ilişkinin ne olduğunu kamuoyuna açıklama borcu altına girmiştir." diye konuşmuştu.

Bu yenilir yutulur bir laf değildi, ama Bahçeli susmuştu.

Sayın Öztrak'ı bu şekilde konuşturan ise, Devlet Bahçeli'nin, Faik Öztrak ile Kemal Derviş arasında özel bir bağ olduğunu ileri süren şu sözleri olmuştu: "Faik Öztrak, Kemal Derviş ile ilişkisini kamuoyuyla paylaşırsa iyi olur".

Kimin kiminle örtülü ne ilişkisi var ve bu bilinirse ne olur hala bilmiyoruz ama bugün aradan 20 yıl geçtiği halde bu üçlü hala Türkiye'nin kaderini belirleyen bir konumda yer alıyor olması da sanırım bizim 'alın/kara yazımız'. 

Yani, hasbelkader Erdoğan gitse de ekonomi politika aynen devam edecek. Yedekte bekleyen CHP ve 'dostlar' sağ olsun ittifakı ile aynı neoliberal programın, yani Derviş'in kurduğu düzenin, Erdoğan sonrasında da devam etmesi güvence altına alınmış durumda.

Ak Parti de kalsa, muhalefet de gelse Türkiye için büyümeye çalışmanın maliyeti, ithalatın ve ekonomik kaynak transferinin sürekliliği demektir bu. Üretim-verimlilik makası; ücretlerden kâra, kârdan da dünyaya kaynak aktarımının felsefesidir bu model. 

İktidarın sürdürdüğü ekonomi politikalarının yaratıcısı Derviş'in felsefesi, aynı zamanda CHP'nin de mevcut yönetiminin ekonomiye ilişkin politika perspektifinin sınırlarını çiziyor. İncelenirse görülecektir ki, CHP yönetiminin ekonomi politikalarında Derviş'in çizgisinden milim sapma yoktur. Sunulan metinler, hazırlanan raporlar, yapılan açıklamalar neoliberal ekonomi teorisinin çizdiği çerçevenin dışına taşmıyor, taşamıyor. Diğer bir çok yazılı metin gibi, kurultayda duyurulan 'İkinci Yüzyıl Beyannamesi' veya 'İktidar Perspektifi' açıklamaları bunun açık birer kanıtıdır.

Parti yönetiminin, dünya ve ülkemizin içinde bulunduğu şartları tahlil ederek buna göre ekonomi politikaları oluşturması gerektiğini düşünenler hayal aleminde yaşıyor, zira tamamen uygulamacı teknokratlardan oluşan ( Öztrak ve Böke) bu kadronun hiçbir alameti farikaya sahip olmadığı, politik içerik üretebilecek birikim ve cüretten uzak oldukları bilinen bir gerçek.

Bu bağlamda, Sayın Faik Öztrak'ın 28 Aralık tarihli MYK gündemine ilişkin düzenlediği basın toplantısındaki sözleri bunun en yeni kanıtı. Açıklamanın bütünü, tüm çöküntüyü Erdoğan'ın sırtına yükleme amaçlı. Bir paragrafı ise şöyle; "Kendi çiftçisini kendi Kredi Kooperatifi eliyle faize ezdiren, traktörünü, ineğini, tarlasını haczeden, yüksek maliyetlerle, düşük destek ve düşük fiyatlar arasında sıkıştırıp perişan eden ama elin çiftçisini, sıfır gümrüklü ithalatla abat eden düzenin adıdır; ucube saray rejimi."  

Sayın Öztrak'ın yaşananları aktardığı cümle doğru, ancak açıklamasında eksik olan taraf şu:

Ziraat Bankası'nın çiftçiye düşük faizli kredi vermesini engelleyerek, çiftçiyi piyasa faizi üzerinden kredi kooperatifinin faizine mahkum eden yasayı hazırlayıp, çıkaranın Kemal Derviş olduğunu söylemeyi unutmuş. Yasayı hazırlayan ve çıkaran Kemal Derviş, aynı şevkle uygulayan ise Ak Parti.

Bugün yüksek maliyetlerle, düşük destek, düşük fiyat makası arasında kalan çiftçiye zamanında tohum, ilaç, gübre desteği vererek üretim maliyetini düşüren, ürettiği ürününe de alım garantisi vererek satın alan tarım birliklerini ve TMO'yu kapattıran yasaları çıkaranın da Kemal Derviş olduğunu söylemeyi unutmuş.

Çiftçiyi üretemez hale getirecek şekilde boğan, bu arada 'el alemin çiftçisini abad eden' ekonomik düzeni kuranın Kemal Derviş, uygulayanın Ak Parti olduğundan söz edilmemiş.

Kim bilebilir, Kemal Derviş CHP'ye Genel Başkan Yardımcısı yapılarak, programa karşı kitlesel muhalefetin toplanabileceği parti teslim alınmasa; CHP kamucu, bağımsızlıkçı ve planlamacı bir ekonomik politika üretebilecek kadar neoliberal boyunduruk altına girmez, şimdi farklı bir Türkiye resmi ile yaşıyor olabilirdik. 

Dünü değiştiremeyiz elbette, ama gelecek daha yazılmadı. Sorunların zaman, mekan ve nedensellik bağından koparılarak, sanki sebepsiz, nedensiz, birden bire ortaya çıkmış gibi sunulması aslında bir gizleme, hiçleştirme, yok sayma anlayışından fazlası değildir.

Öztrak ve Böke'nin, Ak Parti'nin ekonomi politikalarını o dönem için başarılı bularak, ama görev yaptığı dönem boyunca ülkenin dış borcunu 120 milyar dolardan 400 milyar dolara çıkarmasını ise görmeyerek, Ali Babacan'a methiyeler düzmelerinin sebebi, Babacan'ın, Derviş'in politikalarının sıkı bir takipçisi olmasındandır, fazlası değil.

İMF ve Dünya Bankası politikaları başarılı bulup, uygulayanları da övgüye mazhar tutup, aynı zamanda da anti emperyalist, solcu ve kamucu sözler edebilmek, kişilik bölünmesi olarak değerlendirilebilecek bir vak'a sayılacağından, psikolojinin ilgi alanına girmesi lazım. Halk ile düzen arasında bariyer oluşturmak nasıl bir his acaba? 

Sayın Kılıçdaroğlu'nun İkinci Yüzyıl Beyannamesini açıklarken, 'Türkiye'nin önündeki 5 temel sorun' arasında ikinci sıraya koyduğu; "Ekonomik bağımsızlığımız tehlike altındadır. Vatandaştan toplanan vergilerin ve yapılan borçlanmaların büyük bir kısmı içeride ve dışarıda bir avuç çıkarcıya aktarılırken, milletimiz korkunç bir işsizliğe mahkûm edilmektedir" sözlerinin neresini alkışlamayacak, beğenmeyeceksiniz? Bu sözlere nasıl itiraz edilebilir? 

Yine, Sayın Kılıçdaroğlu bir nevi kurtuluş beyannamesi olarak sunduğu İkinci Yüzyıl Beyannamesinin, ekonomiyle ilgili, 8. maddesinin başlığı olan 'Güçlü bir “Stratejik Planlama Teşkilatı” kurulacaktır.' sözlerinin de neresine itiraz edilebilir?

Ne diyor Sayın Kılıçdaroğlu burada;

"Ekonomide, ihracat odaklı ve katma değeri yüksek üretime öncelik veren bir planlama ve teşvik Politikası yaşama geçirilecek, bunun için güçlü bir “Stratejik Planlama Teşkilatı” kurulacaktır. Üretim ve hakça paylaşım stratejik planlamanın ana felsefesi olacaktır."

Bir yandan, bu metindeki gibi 'bağımsızlıkçı ve halkçı' bir duruş ifade edilirken, diğer yandan da ekonomik bağımsızlığımızı ortadan kaldıran, ülkemizi üretememe zincirine çapalayan, sıcak paraya ve borçlanmaya dayalı ekonomi modeli (neoliberalizmi) benimseyerek parti programına yazmak; bu ekonomi politikasının ülkemizi buhrana soktuğu, tüm dünyada kriz, işsizlik ve yoksulluk ürettiği bilindiği halde, bu politikada ısrar etmek, bir çelişki değil mi? Dünya, 'ihracat odaklı, katma değeri yüksek üretim modeli' yerine, ülke içinde yeni ekonomik değer üretme zinciri eksenli/temelli ekonomi politikaları tartışırken, bu zihni tutsaklık nedendir?

Tekrarlayalım; CHP'nin uluslararası sermayenin bekçiliği görevini gören BDDK'yı, Merkez Bankası'nı, Tütün, Şeker Üst Kurulları gibi kurulları 'bağımsızlık' temalı cümleler kurarak savunması; uzmanlaşma ve önemli ekonomik kararların iktidar popülizminden bağımsız kişilerce alınması gibi 'faydalı bahanelerle' savunulsa da, aslında bu tür özerk kurullar, ülke ekonomisinin küresel sisteme bağımlılığını denetlemesi görevi için ihdas edilmişlerdir. 

Bir kaç ay kadar önce Alman Anayasa Mahkemesinin, bu tür bir üst kurul olan Avrupa Merkez Bankası'nın çok popüler bir neoliberal uygulama olan parasal genişleme yapma yetkisini kısıtlamasını da bu yönde bir adım olarak görmek lazım. Gerekçe ise Avrupa Merkez Bankasının, Alman vatandaşlarının vergilerini Alman vatandaşlarına sormadan kafasına göre harcamasının anayasaya aykırı olması olarak açıklanmıştı. Gördüğünüz üzere dünya gittikçe ulusallaşıyor, küreselleşmiyor.

Aynı şekilde, ABD Başkanlığı'na seçilen Joe Biden'in Ulusal Güvenlik Danışmanı olarak atadığı Jake Sullivan, dünya çapında prestij sahibi Foreign Policy derginin 2020 Mart sayısında "Neoliberalizm'in işi bitti. Yeni bir ekonomi felsefesine ihtiyacımız var." başlıklı yazıyı yazan kişinin ta kendisi. Geleceğin hangi değerler üzerinde şekilleneceği, dünyanın ne yöne doğru yol aldığını dahi okuyamayan 'bizimkilerin' zihni tutsaklığı ayrıca incelenmesi gereken patolojik bir durum olabilir mi? 

CHP yönetiminin, ülke ekonomisinin başına sarılan milyon tane musibet varken ısrarla, 'Ekonomik-Sosyal Konsey' çağrısı yapması da düzenin ezdiği emekçileri, sayısal olarak azınlıkta olacakları bir kurul içinde tutarak, düzene meşruiyet yaratma arayışından fazlası değildir. CHP'nin bu kurulları savunmak için verdiği mücadele, ülkemizin kurucusu ve partinin ilk genel başkanı Mustafa Kemal Atatürk'ün "Bağımsızlık benim karakterimdir." sözüyle, en hafif tabiriyle, çelişmiyor mu?

Bu bağlamda, Erdoğan'ın ekonomik krize dayanamayarak normal bir seçimle gideceğini varsaymak, olsa olsa bir temennidir. Neoliberalizmin 'bağrına bastığı' bir pazarı dolarsız bırakacağı, dolayısıyla geri ödeme sorunu sonucu ülkenin moratoryum ilan edecek hale düşeceği beklentisiyle 'sıra bize gelecek' temennisi, çaresizlik ilanı anlamına gelmekten fazlasını ifade etmiyor. 

Türkiye’nin, bölgemizin ve dünyanın tarihi, sosyal, jeopolitik ve ekonomik fay hatlarını anlayabilen -ancak kendini de bunlarla sınırlamayan-, dünyada yaşanan zihinsel değişimi kavrayabilecek, buna ayak uydurabilecek ve katkı verebilecek birikime, kapasiteye, cesarete ve fikri bağımsızlığa sahip bir kadro tahkimatına ihtiyacı var.

Turgay Develi
24. dönem Adana Milletvekili.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

CHP'de nasıl kurultay delegesi olunuyor?

Cumhuriyet Halk Partisi'nin Türkiye'deki tüm il kongrelerini, 4-5 Kasım tarihleri arasında yapılacak kurultaya giden yolun taşlarını döşemeleri sebebiyle yakından izliyor, kimlerin başkan, kimlerin kurultay delegesi yapıldığını isim isim takip ediyorum. Bu ilgim, illerde oluşturulan kurultay delegasyonunun zihni kolonlarını inceleyerek bu inşa sürecinin sonucunda ortaya çıkacak yapının kurultayda nasıl bir irade ortaya koyacağını ve dolayısıyla oluşacak iradenin partinin iktidar olamama sorununa çözüm üretip üret(e)meyeceğini anlamaya çalışmaktan kaynaklanıyor. Adana kongresi henüz yapılmadığı için kimin il başkanı ve kimlerin de kurultay delegesi olacağı henüz listelenmemiş durumda. Buraya (Adana'ya) ilişkin söz hakkımız baki kalmak kaydıyla merak edenler için ifade etmeliyim ki, tüm Türkiye'de, öteden beri hep olduğu gibi, kongrelerde maalesef çok az siyaset konuşuluyor. İllerdeki kongrelerde temel motivasyon, kalemi elinde bulunduranların aldıkları temsil vekâletinin

Kalıp

Herhalde dünyadaki, ülkemiz, bölgemiz ve hatta şehrimizdeki bütün zenginliği paylaşan bir avuç kişinin en büyük korkusu, bir gün, neyi nasıl düşüneceğimizi, neye nasıl tepki vereceğimizi; neyin ahlaki, neyin kabul edilebilir sınırlar içerisinde olduğuna dair zihnimize çizdikleri sınırları aşmaya cüret edebileceğimiz olmalı...   Korkularının bir gün gerçeğe dönüşmemesi için ise, yerelden başlayarak bütün yerküreye yayılmış televizyonları, gazeteleri, sosyal medyaları, haberleri ile her saniye neye gülmemiz, neye üzülmemiz ve hatta nasıl eğlenmemiz gerektiğine dair alt metinlerle dolu filmler, belgeseller, diziler çekip yayınlıyorlar. Bu sınırları zorlayanları terörist, farklı düşünenleri 'aşırı uç' olarak ilan edecek kanaat önderleri yaratıp besliyorlar. Kendilerine muhalif olanların bir kısmını deli olarak damgalayıp toplum dışına, kanun diye yazdıkları talimnamelere uymayanları da çıkarlarını korumak için tesis edilmiş mahkemeler eliyle cezaevlerine atıyorlar. Bütün bu işleyiş

Deli gömleği...

Yerel seçimler, bir çoğunu yakından tanıdığım çok sayıda ismin yeniden yahut ilk kez seçilerek belediye başkanlığı koltuğuna oturmasıyla, benim de üyesi olduğum CHP'nin 'zaferiyle' sonuçlandı. Bu vesileyle seçilen herkesi kutluyor ve başarılar diliyorum. ... Yerel seçimlerde yurttaşların tercihlerini belirleyen temel dinamiğin, emekli maaşlarının ve asgari ücretin enflasyona yenik düşmesi sonucu iyice hissedilir hale gelen yoksulluk olduğu görülüyor. Seçilen belediye başkanlarının ücret artışları noktasında ellerinden bir şey gelmeyeceği bilinerek yapılan bu tercihi ise biriken öfkenin bir sonucu olarak değerlendirmek gerekiyor. Bu durumda bu öfke patlamasının sofralara tek etkisi (o da olursa), yoksulluğun etkilerini ancak hafifletebilecek olan sosyal yardımların muhalif belediyeler kanalıyla arttırılması olabilecektir. Yerel seçim sonuçlarını, bir yönüyle ve kısmen, genel iktidara yürümesi için CHP'ye verilen bir avans olarak görmek mümkün. Milli görüş’ün yerelden gen