Ana içeriğe atla

Başucundan bloke edilen parti

Bir yanda İsrail ile ABD’nin İran’a saldırmasıyla başlayan savaş ve bunun yol açtığı sorunlar; diğer yanda İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu dâhil 400’den fazla kişinin yargılandığı davanın duruşmalarının başlamasıyla oluşan kamuoyu dalgası… Bu gündemlerin kapıldığı akıntıya kendimizi bırakmadan, ben hem dünyada hem de ülkemizde yaşanan sorunların asıl sebebi olarak birinci sıraya yazmamız gereken “cereyanlar” meselesine dönmek istiyorum.

Ekrem İmamoğlu’nun ve Özgür Özel’in “başucu kitabım” dediği, ardından Sayın Özel’in buradan eleştirilince “O zaman yetmez” deyip bu kez “temel başvuru eseri” olarak serdettiği Cereyanlar kitabı; ana muhalefet partisinde kim, neyi, niçin yapıyor meselesini (biraz olsun) sadeleştirerek ülkemizdeki siyasi saflaşmaya katkı sundu.

Yok, “Cereyanlar” tartışmasına kişiler ve kitabın içeriği üzerinden katılmayacağım. Çünkü bu yeterince yapıldı, yapılıyor… Meseleyi hak ettiği yere, tartışılması gereken düzlem olan asıl fay hattına taşımak gerekiyor.

Kitabı okuyanlar ya da tartışmaları takip edenlerin ilk fark ettiği gibi; “Cereyanlar” kitabı ve yazarı Tanıl Bora, Birikim ve çizgisinin finans kapitalle olan simbiyotik, yani birbirine karşılıklı fayda sağlama ilişkisine yaslanır. Bu hat; laik, bağımsız ve kamucu Cumhuriyet’i, onun gerçekleştirdiği devrimleri itibarsızlaştırarak içini boşaltmaya dayanır. Bu karşılıklı yarar ilişkisinde Birikimcilere düşen görev ise, ülkemizde siyasetin halkçı, üretimci, planlamacı bir programa yönelmesini sürekli bloke etmeye çalışmaktır.

Bu politik hat, ülkemizdeki siyaset iklimini zehirleyen ekonomi-politik tercihlerin kaçınılmaz sonucu olarak ortaya çıkan sorunları; düzenle açık hesaplaşmadan kaçıp, liberal sınırlar içinde “daha iyi yöneticiler”le çözülebileceğine iman ederek ele alır. Bu yüzden, daha net bir çerçeve için şunu kayıt altına almak gerekir: “Cereyanlar”la ulaşılmak istenen asıl hedef; adı bazen “teknokrat akıl”, bazen “piyasa gerçekçiliği”, bazen “kurumsal restorasyon” olan ve nihayetinde neoliberal düzene rıza üretmeyi amaçlayan bir çizgidir.

Liberal Birikimciler, 12 Eylül’ün hemen ardından sol, sosyalist, devrimci çevrelerce teşhir edilse de darbe sonrasında “sol arbitraj”la ana muhalefet partisinin yöneticilerinin “başucu”na yerleşip, halkın sorunlarını çözecek ekonomi-politik tercihlerden uzaklaşmalarının zihni altyapısını oluşturdu.

CHP’yi “düzenin yedek lastiği” yapan şey; “cereyanları” isimlerle tartışıp, programının içinin boş bırakılmasıdır. Ana muhalefet partisi kongre/kurultay, örgüt fetişiyle kutsansa da neoliberal çerçeve kırıl(a)madığı için bu yolla değişen yalnızca koltukların sahibi olur. Orada kimin oturduğunu belirleyen tek kıstas ise, halkın sorunlarını çözecek ekonomi-politik tercihlere olan mesafe hâline gelir.

Dolayısıyla, aslında CHP’de hangi koltukta kimin oturduğunun bir önemi olacaksa; partinin bugün oturması gereken hat, şimdi olduğu gibi neoliberalizme “uyumlu muhalefet” hattı değil, kamucu, planlamacı, emek yanlısı bir “düzen değişikliği” hattıdır. Aksi hâlde “cereyanlar” tartışması sadece dekoru değiştirir; sahne aynı kalır, kalıyor.

Zaten “teknokrat akıl” diye parlatılan, “piyasa gerçekçiliği” diye dayatılan, “kurumsal restorasyon” diye cilalanan şeyin pratik karşılığı tam da budur: Programın yerine yönetici profili koymak; sınıfsal tercihler yerine “iyi niyetli kadro” hikâyesi anlatmak; düzeni değil, düzenin kötü işletilmesini hedefe koymak. Bu yüzden, “cereyanlar” tartışmasının gerçek ölçütü isimlerde değil, somut ekonomi-politik tercihlerde ortaya çıkar.

Peki bunu nasıl anlarız? CHP, Kemal Derviş düzeninin —yapısal yasalarla tahkim edilen sıcak para rejiminin, tarımın tasfiyesinin, finansın tahakkümünün— ürettiği yıkımı sadece “Erdoğan kötü” diye anlatıp geçiyor mu; yoksa bu yıkımı mümkün kılan mekanizmayı hedef alıp söküp atacağını mı söylüyor? Çünkü 24 Ocak’tan 2001’e uzanan o mimariyle hesaplaşmadan söylenen ya da söylenecek hiçbir sözün değeri, hiçbir eylemin sahiciliği yoktur.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kılıçdaroğlu'nun Zihnindeki Yük!

Bazı anlar vardır; zihninizdeki soru, bir dağı sırtlayıp kilometrelerce öteye taşımaktan daha ağır gelir. Umut etmek istiyorum ki, Sayın Kılıçdaroğlu böyle ağır bir yük taşımıyor! Çünkü aşağıda aktaracağım açıklaması ile zihinlere taktığı sorular, kendilerini değersizleştirmiş olanların sadakatini satın aldıklarından oluşturan, cahil Belediye Başkanlarına işaret ediyor. Çocuksu bir özgüven eksikliğinden kaynaklı, zayıflık patolojisi içindeki başkanlar, övgüleri gerçek sanıp içselleştirerek her türlü hataya açık olabilir. Aralarında Adana'nın da bulunduğu İstanbul, Ankara, İzmir, Antalya, Muğla, Mersin gibi nüfusun ve milli gelirin neredeyse yarısına yakınını temsil eden 11 Büyük Şehir Belediyesi kendi atadığı Başkanların yönetimindeyken 'Belediyeleri rant dağıtım merkezi olmaktan çıkarmalıyız' diyen sayın Kılıçdaroğlu neden böyle bir açıklama yaptı? Bu açıklamayı yapmadan önce partili belediye başkanlarına özel olarak bunları söylediğini düşünmemiz gerek; çünkü kamuoy...

Yeni gerçeklikler...

Eger barış süreci akamete uğramaz, uğratılmaz, yani alt kimlik milliyetçiliğinin siyaset üzerinde yaptığı serap etkisi dağılırsa ortaya çıkacak sosyolojik iklim, siyasetteki tıkanıklığı açacak seçeneklerin oluşmasının önünü açabilir. Aslında barış sürecinin de siyasi, ekonomik ve jeopolitik tıkanmaların bir sonucu olduğunu söyleyebiliriz. Eski hikayeler albenisini kaybettikçe anlatıcılarının özgül ağırlığı da ortadan kayboluyor, farklı yollar aranması kaçınılmaz oluyor. Aynı emareler muhafazakar-laik çatışmasını kaşımanın ekonomik resmin üzerini örtmeye yetmemesi gerçeğinin ayyuka çıkması konusunda da görülebilir. Ama oralara şimdi girmeyelim... Alt kimlik tartışmalarının olmadığı bir Türkiye, siyasetin elle tutulur konular tartışılarak yapılmasını gerektiren bir ortama zemin hazırlayacaktır, en azından umudumuz o yönde. Böyle bir Türkiye'nin siyasi haritası nasıl görünür diye merak edenler varsa, son Almanya seçimlerine bir göz atmalarını öneririm. Sosyal Demokrasi'nin, anavat...

Bu İmzalar Niye Atıldı?

Hafıza-i beşer nisyanla malül olmasına malül ama, insanların bazı içgüdüleri genetik kalıtım yoluyla milyonlarca yıldır aktarılarak günümüze gelmeyi başarmıştır. Örneğin hayatında yılan görmediği halde yılanlardan korkan bir insanın bu korkusu, yılanlardan kaçınarak hayatta kalan atalarının bir mirasıdır. Keza tüm insanlarda az ya da çok bulunan açgözlülük de öyle. Bizler, taş devrinde zorlu koşullar altında bir avcı-toplayıcı olarak bulduğu yiyeceklerin kendine yetecek kadarını alanların değil, hayatta kalma şansını artırabilmek için bolca istifleyenlerin torunlarıyız. Evrimsel psikologların da dediği gibi, insanlık taş devrinden çıktı ama taş devri insanın içinden çıkmıyor. Bu meşhur atalarımızın insanlığa bıraktığı bir başka miras da, rasyonel düşünceyi öğrenmeye başlamakla beraber, duygusal, dürtüsel, içgüdüsel olarak hareket etme eğilimimiz. Yırtıcı bir hayvanla karşılaşan iki taş devri insanından, hayvanla makul bir orta yol bulmayı hedefleyen bir diyaloga giren değil, hızlı refl...