Ana içeriğe atla

Mehmet Başpınar hikayesindeki günahkar sır...

Hem şehrimizin hem de ülkemizin gündemi bir meseleyi etraflıca anlatmak için ne yazık ki yeterli süreyi vermiyor. Bir konuyu neden sonuç ilişkileri ve zamanın ruhundan koparmadan anlatabilmek bir yazı sınırları içinde her zaman mümkün olmayabiliyor.

Bu nedenle aynı konu hakkında birden fazla yazı yazmak zorunda kaldığımda da araya giren acil gündemler okurun dikkatinin dağılmasına ve konudan uzaklaşma tehlikesini ortaya çıkarıyor.

Mehmet Başpınar dizisinde de böyle bir dikkat dağılma örneğinde yaşanmaması için, gözümüzden kaçan ya da ileride ortaya çıkacak gelişmeleri yeniden değerlendirmek koşuluyla yazıyı bugün bağlamak istiyorum.

***

Siyaset kurumunu, daha iyi bir yaşam ve dolayısıyla daha mutlu bir geleceğin arayıcısı olarak kabul edecek olursak, aynı hedefte birleşen insanların mücadelesiyle kazanılan belediyeler, ne yazık ki, bu büyük hayalin kalbinde kanserli bir ur haline dönüşmüş durumdalar.

Her gelen belediye başkanının ölçüsüzce zenginleştiği, meclis üyeliklerinin bir kaç istisna dışında servet biriktirme aracına dönüştürdüğü belediyelerin vazgeçilemeyen bürokratlarının çekmecelerindeki dosyalar, günahkar birer sır olarak kulaktan kulağa fısıldanıyor.

Mehmet Başpınar'a dönecek olursak;

1980 öncesi ve 1989-2004 dönemlerine ilişkin özel bir bilgim yok. Dolayısıyla, belediyeler aracılığı ile zenginleşme serüvenini, Aytaç Durak'ın belediye başkanlığı dönemlerinde Sabancı ailesinin mülklerinin tasfiyesi ile başlattım. Bu ilişki, şehrin hemen çeperindeki tarım alanlarının yoksullaşan köylülerden ucuza toplanması şeklinde başlayarak Zihni Aldırmaz döneminde de devam ediyor ve Hüseyin Sözlü'nün başkanlığında arşa çıkıyor.

İsteyenler, tarım alanlarının sanayi sitesi imarlı arsalara çevrilmesi işini her dönemde yürüten Mehmet Başpınar'ı, benim gibi başarılı bir işadamı olarak, farklı partilerden seçilen başkanları da Adana'ya hizmet edenlerin önünü açan, siyasi ayrım yapmayan hizmetkarlar olarak değerlendirebilir...

Başarılı bir simsar olarak Mehmet Başpınar, belediyelerde gerçekleştirdiği imar değişiklikleri ile kendisi sınırsız şekilde zenginleşirken, bir yandan da aralarında bir çok ünlü siyasetçi de olan isimlerin de imar zengini statüsüne yükselmesinde büyük katkısı olduğu ortada.

Bilindiği kadarıyla Mehmet Başpınar'ın tarla ve sanayi sitesi yatırımlarının neredeyse tamamı Seyhan ilçe sınırları içerisinde. Hüseyin Sözlü döneminde, Şakirpaşa mahallesinin 1/5000 binlik imar planlarında tamamının sanayi imarlı hale getirilmesi çabasının akim kalması üzerine mahallenin tek boş alanına sanayi imarı verilmesi ve bu arsanın da Mehmet Başpınar'a ait olması küçük bir örnek olarak burada kayda geçirilebilir.

Bu örneği yeterli bulmayacak okurlar için Mersin yolu üzerinde, bir ucu havaalanına dayanan, sulama kanalının güney batısındaki yaklaşık 200 dönümlük birinci sınıf tarım alanının sanayi sitesi imarı ile arsaya dönüştürülmesi işleminin ise aynı dönemde, bu kez Büyükşehir Belediye Başkanı Hüseyin Sözlü'nün oluru ile gerçekleştiğini hatırlatırım.

İki küçük örnek bile belediye ilişkilerinin Mehmet Başpınar'ın zenginleşme hikayesinde temel araç olduğunu ortaya koymaya yetiyor.

Mehmet Başpınar'ın yeteneği sadece tarlaları toplayıp belediye başkanı kim olursa olsun, bir yolunu bulup, sanayi imarı koparması ile sınırlı değil. Aynı zamanda bu arsaların bir bölümüne de sanayi siteleri inşa etmek.

Bu yazı dizisini hazırlarken yaptığım saha araştırmalarında ayrıca tanık olduğum bir gözlemimle bağlayacak olursam; kendi adını verdiği bu sitelerden işyeri sahibi olanlar, site içinde hiçbir müştemalatı eksik bırakmayan Mehmet Başpınar'a her fırsatta dua ediyorlar.




Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kılıçdaroğlu'nun Zihnindeki Yük!

Bazı anlar vardır; zihninizdeki soru, bir dağı sırtlayıp kilometrelerce öteye taşımaktan daha ağır gelir. Umut etmek istiyorum ki, Sayın Kılıçdaroğlu böyle ağır bir yük taşımıyor! Çünkü aşağıda aktaracağım açıklaması ile zihinlere taktığı sorular, kendilerini değersizleştirmiş olanların sadakatini satın aldıklarından oluşturan, cahil Belediye Başkanlarına işaret ediyor. Çocuksu bir özgüven eksikliğinden kaynaklı, zayıflık patolojisi içindeki başkanlar, övgüleri gerçek sanıp içselleştirerek her türlü hataya açık olabilir. Aralarında Adana'nın da bulunduğu İstanbul, Ankara, İzmir, Antalya, Muğla, Mersin gibi nüfusun ve milli gelirin neredeyse yarısına yakınını temsil eden 11 Büyük Şehir Belediyesi kendi atadığı Başkanların yönetimindeyken 'Belediyeleri rant dağıtım merkezi olmaktan çıkarmalıyız' diyen sayın Kılıçdaroğlu neden böyle bir açıklama yaptı? Bu açıklamayı yapmadan önce partili belediye başkanlarına özel olarak bunları söylediğini düşünmemiz gerek; çünkü kamuoy...

Yeni gerçeklikler...

Eger barış süreci akamete uğramaz, uğratılmaz, yani alt kimlik milliyetçiliğinin siyaset üzerinde yaptığı serap etkisi dağılırsa ortaya çıkacak sosyolojik iklim, siyasetteki tıkanıklığı açacak seçeneklerin oluşmasının önünü açabilir. Aslında barış sürecinin de siyasi, ekonomik ve jeopolitik tıkanmaların bir sonucu olduğunu söyleyebiliriz. Eski hikayeler albenisini kaybettikçe anlatıcılarının özgül ağırlığı da ortadan kayboluyor, farklı yollar aranması kaçınılmaz oluyor. Aynı emareler muhafazakar-laik çatışmasını kaşımanın ekonomik resmin üzerini örtmeye yetmemesi gerçeğinin ayyuka çıkması konusunda da görülebilir. Ama oralara şimdi girmeyelim... Alt kimlik tartışmalarının olmadığı bir Türkiye, siyasetin elle tutulur konular tartışılarak yapılmasını gerektiren bir ortama zemin hazırlayacaktır, en azından umudumuz o yönde. Böyle bir Türkiye'nin siyasi haritası nasıl görünür diye merak edenler varsa, son Almanya seçimlerine bir göz atmalarını öneririm. Sosyal Demokrasi'nin, anavat...

Bu filmi daha önce görmüştük...

Abdullah Öcalan'ın PKK'yı, 'Yenilmedi ama gerekliliği de kalmadı' şeklinde tarifleyerek yaptığı fesih çağrısı, 40 yıldan bu yana akıtılan kanın durdurulacağı umudu yarattı. Barışa amasız, fakatsız evet...  Evet de...  Biz bu filmi daha önce de seyretmiştik sanki. Türkiye kapitalizmi ne zaman krize girse ve eskiyeni yenisiyle değiştirmeye ihtiyaç duysa, mutlaka bir müdahalede bulunuluyor.  Hatırlayalım; Halkın artan refahın paylaşımı ve özgürlük taleplerinin 'iş işten geçmesin' diye kısmen karşılandığı 27 Mayıs darbesinin yanıtı, ülke ekonomisinin küresel düzene entegre edilerek yağmasının önünün açılmasını savunan liberalizmden gelmiş, 12 Eylül öncesinde yaratılan şiddet darbe gerekçesi yapılmış ve 'eskiyen Türkiye'nin yenisiyle değiştirilmesi zapturaptla sağlanmıştı.  Her iki darbeye de destek NATO ve batı başkentlerinden, yani emperyalizmin kalelerinden gelmişti. O Türkiye'de de ağır bir mülksüzleştirme programı Özal eliyle ve IMF ve Dünya bankası ...