Ana içeriğe atla

Kayıtlar

İki eşik, tek tarihsel sorumluluk

Türkiye, önümüzdeki dönemde yalnızca günlük siyasetin dengelerini değil, birlikte yaşama biçimimizi de belirleyecek iki önemli tartışmayla karşı karşıya kalacaktır: Bir tarafta yeniden gündeme taşınan yeni anayasa arayışı, öte tarafta ise Cumhuriyet’i kuran siyasal iradenin örgütlü ifadesi olan Cumhuriyet Halk Partisi’nin yeni yönetiminin bu konu da dahil nasıl bir gelecek tasavvuru olduğu ve bunu gerçekleştirmek için de nasıl bir yol izleyeceği. Anayasa konusunda bugün ortalık görece sessiz olabilir. Fakat bu sessizlik, konunun önemsiz olduğunu değil, tarafların hesaplarını ve hazırlıklarını sürdürdüğünü gösteriyor. Bu açıdan, meseleyi, kararlar verilip pazarlıklar tamamlandıktan sonra değil, şimdiden tartışmak gerekir. Çünkü anayasa maddeleri, o metnin hangi siyasal ihtiyaçtan doğduğu, kimlerin arasında hazırlandığı ve kimin geleceğini güvence altına almayı hedeflediği açısından belirleyicidir. İktidarın izlemesi muhtemel yol giderek belirginleşiyor. Önce çözüm sürecinin hukuki çerçe...
En son yayınlar

İpte sallanan boksör

Türkiye'yi son yirmi küsür yılda kasıp kavuran Erdoğan fenomenini yalnızca onun kişisel özellikleri, iktidar tutkusu ya da giderek sertleşen yönetim anlayışı üzerinden açıklamak, Türkiye’nin son yarım yüzyıllık dönüşümünü anlamaya yetmez. Erdoğan, 12 Eylül’den 24 Ocak kararlarına, Gümrük Birliği ve benzeri uluslararası anlaşmalardan Kemal Derviş yasalarına ve IMF reçetelerine uzanan ekonomi politik hattın içinde yükselmiş; o düzenin sağladığı imkânlarla iktidara gelmiş ve uzun süre onun en etkili uygulayıcılarından biri olmuştur. Onu önceki liderlerden ayıran temel özellik, neoliberal politikaların kaçınılmaz olarak ürettiği krizler kapıya dayandığında, kendisinden öncekiler gibi siyasi mezarlığa gönderilmemek için devletin ve siyasetin bütün araçlarını kullanarak pozisyonunu koruyabilmiş olmasıdır. İttifaklarını değiştirmiş, kurumları kendi iktidarının ihtiyaçlarına göre yeniden biçimlendirmiş, uluslararası sermayenin çizdiği sınırları kendi lehine esnetmiş ve hatta delmiştir. Bug...

CHP Hangi Cumhuriyetin Partisi Olacak?

CHP çok uzun zamandır yalnızca kötü yönetilen bir parti değildir; daha ciddi olan, 1940'lı yıllardan itibaren kendisine ait olmayan bir siyasal aklın içine sıkışmış olmasıdır. Bunu söylerken konuya günlük parti içi çekişmeler, kurultay hesapları, adaylık yarışları, belediye dengeleri ya da ekranlarda kimin daha çok göründüğü tartışmalarının ötesinden bakıyorum. Asıl soru çok daha derinde: CHP hâlâ Cumhuriyet’in kurucu iradesini taşıyan bir parti midir, yoksa emperyalizmin rızasını “demokratlık”, piyasaya teslimiyeti “rasyonellik”, finans çevrelerine güven vermeyi “sorumlu siyaset” sayan bir sosyal demokrasi anlayışının vitrinine mi dönüşmektedir? CHP’nin önünde bugün iki yol var: Ya devrimler yapmış, devlet kurmuş, ümmetten ulus, kuldan yurttaş yaratmış; işgal altındaki bir ülkeden bağımsız bir Cumhuriyet çıkarmış tarihsel iradenin bugünkü temsilcisi olacak... Ya da kendi kurduğu Cumhuriyet’e yabancılaşmış, halkçılığı seçim bildirgelerine sıkıştırmış, devletçiliği utangaç bir nosta...

Yeni yollar...

Geçen haftaki yazımda muhalefet tarafından herhangi bir politika üretilemediği için iktidara bırakılan alanlardan söz ederken, aslında tek tek başlıklardan ziyade daha geniş bir siyasetsizlik sorununa işaret etmeye çalışmıştım. Türkiye’de muhalefet uzun zamandır kendisini iktidarın yaptıklarına tepki vermekle sınırlıyor; oysa siyaset yalnızca yanlışları teşhir etmek değil, bir yerde iktidarın, bizim durumumuzda ise Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın mecburiyetlerini, zayıf noktalarını ve toplumsal basınç altında hareket etme ihtiyacını ülke lehine sonuçlara dönüştürebilme sanatıdır. Bu yapılamadığında iktidar hem kendi yanlışlarının faturasını erteleyebiliyor, hem de muhalefetin sahip çıkmadığı kavramları, kurumları ve hassasiyetleri kendi tekeline alarak toplumun geniş kesimleriyle bağını koruyabiliyor. CHP’nin ve Cumhuriyetçi geleneğin tarihsel olarak taşıdığı birçok kavram, bugün ya sağın hamaset diline terk edilmiş ya da eski liberal düzenin hoşuna gitmediği için mahçup bir sessizlikle g...

Kapattıkları Kapıyı Aralayıp Alkış Alanlar

Geçtiğimiz haftalarda hayatın neden bu kadar ağırlaştığını sorgularken, aslında aynı kapıya çıkan pek çok sokaktan geçtik. Bu sokaklardan belki de en önemlisi barınma... Son kırk yılda şehirlerimiz, kamu yararı gözeten planlama anlayışından adım adım uzaklaştırılır; arsa, imar ve inşaat politikaları, kamusal ihtiyacı karşılayan araçlar olmaktan çok sermaye birikiminin ve yerel rant düzeninin en canlı alanları haline getirilirken siyaset, özellikle de muhalefet, konut sorununa olan yaklaşımını çoğu zaman sonuçlardan şikâyet etme düzeyinde tuttu.  Kiralardan yakındı, ev fiyatlarının ulaştığı noktayı eleştirdi, insanların büyükşehirlerde barınmakta zorlandığını söyledi, fakat bütün bunları kamusal bir konut programına, yerel yönetim stratejisine ve ulusal planlama iddiasına bağlayan güçlü bir hat kuramadı... Oysa hiçbir şey bilmiyorsak bile dünyadaki örneklere bakıp benzer uygulamaları tartışabilirdik: Örneğin dünyanın en yaşanılabilir şehirleri listelerinde her zaman ilk 5 içerisinde...

Hayat neden bu kadar ağırlaştı? - 8

Sekiz haftadır aynı sorunun etrafında dolaşıyoruz: Hayat neden bu kadar ağırlaştı? Modern hayatın farklı alanlarına, kitlelerin mücadelelerinin farklı yüzlerine, en sonunda da insanlardan geri çekilip devlete ve siyasete baktık.  İki aydır devam eden ve bu hafta artık sonuna geldiğimiz bu yazı dizisinde değindiğim hiçbir problemi herhangi bir ülkeye, herhangi bir siyasi partinin ya da bir liderin hatasına indirgemedim. Türkiye’nin kendine özgü sorunları, kendi tarihsel birikimi, kendi yönetim krizleri olmakla birlikte hayatımızı etkisi altına alan birçok problemin yalnızca Türkiye'ye özgü bir arıza olmadığını, dünyanın çok farklı ülkelerinde, farklı siyasi iktidarlar altında, farklı kültürlerde benzer bir sıkışmanın yaşandığını ifade etmeye çalıştım. Verdiğim örnekleri ve istatistikleri özellikle gelişmiş ülkelerden seçiyorum. Bunun nedeni, liberal ve kurallara dayalı düzeni sorgulanamaz bir model olarak gören, bütün açıklamaları bu çerçevede arayan kesimlerin de belki yerleşik kab...

Hayat neden bu kadar ağırlaştı? - 7

Altı haftadır insan hayatına baktık. Okul sıralarından plaza katlarına, ücretlerden kiralara, bireylerden ailelere, yalnızlıktan ekranlara, ekranlardan bitkin zihin ve bedenlere uzanan ince çizgiyi, bu ince çizgi üzerinde hayatta kalmaya çalışan insanları takip ettik.  Şimdi biraz da devletlere ve siyasete bakmak gerekiyor. Bu yazı dizisinde anlattığım dönüşümler ilk bakışta bireyin hayatına dair görünebilir. Ancak okuldan işe, konuttan aileye, sağlıktan güvenliğe uzanan bu değişimlerin hiçbiri yalnızca bireysel düzeyde yaşanmadı. Hayatı şekillendiren ekonomik ve toplumsal düzen değiştikçe, bu düzenin üzerinde yükselen siyasal kurumlar ve devlet yapıları da değişti. Özellikle son kırk yılda birçok ülkede hâkim hale gelen anlayış, toplumsal sorunların çözümünü giderek kamusal kurumların ve siyasal kararların alanından çıkarıp piyasa mekanizmalarına ve 'bağımsız' kurumlara (Türkçesi: Piyasa güdümündeki teknokratlara) bırakmayı tercih etti. Devletin üretmesi, planlaması, yön verme...