Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Hayat neden bu kadar ağırlaştı; O duvar neden orda duruyor ?- 4

Önceki yazılarda isimsiz ve sessiz çoğunluğun hayat mücadelesine farklı açılardan bakarak bu noktaya kadar geldik: Gençler okuyor, mezun oluyor, girebilirse bir işe giriyor ama aldığı maaşla hayat kuramıyor, bir odanın kapısını kapatacak kadar bağımsızlaşamıyor. Kirasını, faturasını, yol parasını, gıdasını, belki ailesine vereceği desteği düştükten sonra geriye gelecek diye bir şey kalmadığını fark ediyor. Ev kurmak, aile kurmak, bir şehirde kendi başına yaşamak, çocuk sahibi olmayı düşünmek, hatta bazen eş-dostla bir akşam yemeğine çıkmak bile artık yalnızca sosyal bir tercih değil, ekonomik bir imkansızlığa dönüşmüş durumda... Buraya kadar görünür olan maddi baskıları ve 'dışarıdaki' hayatı bu yazıda geride bırakıp, takip ettiğimiz sessiz milyonların içine dönmek ve bu gittikçe ağırlaşan hayatın, insanların iç sesini dahi nasıl ele geçirdiğine değinmek istiyorum. İç ses de önemlidir çünkü bu sistem, yalnızca eşitsizlik üretip bunu insanların hayatına sokmakla kalmaz; eşitsizl...
En son yayınlar

Hayat neden bu kadar ağırlaştı? - 3

Geçen yazıda, diplomanın ve çalışmanın artık güvenli bir hayata açılan bir kapı olmaktan uzaklaştığını, ücretlerin erimesinin bir yandan çalışmanın anlamını azaltırken öte yandan da çalışmanın şartlarını giderek ağırlaştırdığına değinmiştim. Bu yazıda ise tüm olumsuzluklarına rağmen o kapıdan içeri giren, girmeyi başaran, yani öğütleri dinleyerek sınavlara hazırlanan, belki ailesinin olmayan imkanlarını zorlayarak, belki burs kovalayarak, belki de bir yandan çalışarak okuyan ve çalışma hayatına atılan isimsiz milyonların karşısına çıkan ilk duvara bakarak devam edelim: Bar ınma . Genç okumuş, mezun olmuş, iş bulmuş olabilir. Hatta bugünün şartlarında kendisine “şanslı” bile denebilir. Peki bu genç aldığı maaşla ne yapabiliyor? Söz gelimi bir büyükşehirde kendi başına yaşayabilir mi? Ailesinin evinden ayrılıp, küçük de olsa bir ev kiralayıp kendine ait bir hayat kurabilir mi? Hadi biraz çılgınlaşalım, mesela ev alabilir mi? Evlenmeyi, çocuk sahibi olmayı, belki başka bir şehirde yeni bi...

Hayat Neden Bu Kadar Ağırlaştı? - 1

Bu yazının, uzun sürecek bir dizinin ilk üyesi olmasını umuyorum... Konuya direkt, Ekim 2024 tarihli bir yazımdan bir Bertell Ollman alıntısıyla başlayayım: "1987 yılında bir grup uzay bilimci, milyonlarca galaksiden oluşan devasa bir yapının keşfedildiğini duyurdular. 'Büyük çekici' (great attractor) ismini verdikleri bu kozmik yapının güneş sistemi ve dolayısıyla da gezegenimiz ve bizim üzerimizde büyük bir çekim etkisine sahip olduğunu söylüyorlardı.  Gazetecilerin biri bu uzay bilimcilere 'Madem bu kadar büyüktü, keşfetmemiz neden bu kadar uzun sürdü?' şeklinde bir soru sorduğunda içlerinden biri, bu kadar büyük olduğu için bu sistemi görmekte zorluk çektiklerini söylemişti.  Kapitalizm de işte bu 'büyük çekici' gibi bir şeydir. İnsanların onu görememesinin sebebi 'küçük' olması değil, tam tersine onun her yerde olmasıdır. Ne kadar büyük olursa olsun, onun içinde yaşanan hayatları layıkıyla anlamlandırabilmek için bu büyük çekiciyi, kapitalizmi ...

Muhafız devletin hibrit rejimi

31 Mart yerel seçimleri, yalnızca bir belediye seçimi değildi. O gün sandıktan çıkan sonuç, Türkiye’de geniş halk kesimlerinin iktidara biriken öfkesinin açık ifadesiydi. İşçi, işsiz, emekli, memur, küçük esnaf, gençler ve geleceği çalınmış milyonlar, sadece oy kullanmadı; aynı zamanda “artık yeter” dedi ve AKP'yi sandığa gömdü. CHP'nin çiçeği burnunda yönetimi, o gün Türkiye haritasının kırmızıya boyanmasını kendi kara kaş ve gözlerinin hatırına olarak yorumlama eğilimi gösterse de gerçek, AKP’nin yıllardır sürdürdüğü siyasi ve ekonomik düzenin toplum nezdinde yaşadığı ağır meşruiyet kaybının yerel seçimleri fırsat bilerek ayyuka çıkmasıydı (iktidar seçmeninin mesaj vermek için yerel seçimleri seçiyor olması artık bilinen bir mefhum olsa gerek).  Fakat muhalefet, özellikle de ana muhalefet, bu tarihsel momenti doğru okuyamadı. Yerel seçimlerin hemen ardından yapılması gereken şey, halkın ortaya koyduğu iradeyi genel siyasete taşımak, iktidarı erken seçim baskısı altında bırakm...

Merkez siyasetin bitmeyen çöküşü...

Türkiye’den bakınca Almanya'nın Münih şehrindeki belediye başkanlığı seçimi ilk anda ilgi çekmeyebilir; hatta Türkiye'de belediyelere yapılan operasyonlar, kayyum tartışmaları, savaş, enerji krizi, enflasyon gibi yangınlar dururken bu seçim hakkında yazmak saçını taramak olarak görülebilir. Oysa 22 Mart 2026’daki ikinci turla sona eren ve sosyal demokrat SPD'nin 42 yıldır yönettiği Münih'i kaybetmesiyle sona eren bu yarış, yalnız bir kentin yönetimini değil, merkez siyasetin dünya ölçeğinde yaşadığı aşınmayı bir kez daha berrak biçimde gösteriyor -  seçmen, farklı toplumsal projeler arasında tercih yapmıyor; birbirinin aynısı çerçevelerde, yönetmeye değil de “idare etmeye” talip seçenekler arasında gönülsüz bir seçim yapmaya itiliyor. Sistem içerisinde yaşanan yönetim tıkanıklığı ve seçmenin çaresizliği anlaşılmadan, bugün dünyada yaşanan hiçbir olayın tam olarak kavranamayacağını düşünüyorum. Münih'in hikayesine kısaca değinecek olursak: İlk turda SPD’nin adayı Die...

Yiğit siyasetçi aranıyor

Geçen haftaki yazımda, ABD’nin İran'da yaşadığı egemenlik–piyasa geriliminden bahsederken, “dünyanın jandarması” olarak tarif edilen bir gücün, en sert güvenlik kararlarını bile piyasaların ritmine göre tartmak zorunda kalmasının, sistemin devletleri nasıl budadığına bir örnek olarak sunmuştum. Bu hafta ise aynı fotoğrafın bir başka tarafını aydınlatıp konuyu Türk siyasetine bağlamak isterim: Çin, aynı neoliberal dünya içinde var olmasına rağmen uyguladığı devlet kapitalizmi modeli sebebiyle aynı şekilde savrulmuyor; bilakis krizin açtığı gedikleri kendi lehine çevirecek bir hazırlık düzeyine sahip. Çin’in yaptığı şey, ilk bakışta basit görünüyor ama aslında yıllara yayılmış titiz bir devlet aklının ürünü: Sistemin zayıf yanlarını analiz ederek henüz sistemik bir kriz oluşmadan önce krizin hangi damarları sıkacağını hesaplayıp o damarlara yedek hatlar döşemek. Çin hâlâ dünyanın en büyük petrol ithalatçısı olmasına ve ithalatının önemli bir kısmı Ortadoğu’dan gelmesine rağmen bu bağ...

Süper gücün topal egemenliği

22 Mart’ta Amerikan basınının Amiral gemilerinden olan Wall Street Journal’da yayımlanan Seth Cropsey imzalı bir köşe yazısı, ABD’nin kendi içinde yaşadığı çelişkileri gün yüzüne çıkartması bakımından eşsiz bir nitelikte. Yazıda kısacası ABD’nin ‘dünyanın jandarması’ rolü gereği İran’da geri adım atamayacağı, tehlikede olan asıl şeyin Amerika’nın itibarı olduğu, dolayısıyla başlanan işin bitirilmesi gerektiği, bunun da ancak kara operasyonu ile yapılabileceği ifade edilerek piyasalar ne tepki verirse versin ‘gerekenin yapılması’ çağrısı yapılıyor. Ancak bizler için asıl mesaj, satır aralarında saklı: Yazar, ABD’nin bugün piyasalardan aldığı dersin, Süveyş’te İngiltere ve Fransa’nın ABD’den aldığı dersle aynı olduğunu itiraf ediyor. 1956 sonbaharında dünya, “imparatorluk” denilen şeyin yalnızca top, tüfek ve donanmayla ayakta kalmadığını acı biçimde gördü. Mısır lideri Cemal Abdülnasır, Süveyş Kanalı’nı millîleştirdiğinde Britanya ve Fransa kanal bölgesine asker çıkartarak müdahale etme...