Ana içeriğe atla

Gelmekte olana aman dikkat...

Keşke yapmaya çalıştığımız şey, Tarkan'ın Cuma akşamı her sanatçıya nasip olmayacak İzmir konserine 'Yolla' şarkısı ile başlayıp 'geçcek' diye bitirmesi gibi basit olabilse... 

'Her şey çok güzel' olacak düşüncesiyle oraya kadar giderek yüzbinlerce kişilik bir koronun oluşmasını sağlayanlar ve onlara uzaktan eşlik eden milyonların hissettiği ve yaydığı umut, "geliyor gelmekte olan" sloganıyla cisimleşiyor.

Gelmekte olanın ne olduğuna ilişkin tartışmaların yoğunlaştığı ve karar aşamasına yaklaşıldığı şu günlerde, yakın zaman önce komşumuz Yunanistan'da yaşananlar ülkemiz için paha biçilmez bir örnek olabilir.

2014 Haziran seçimlerine ciddi bir enflasyon ve yokluk içerisinde,
 emekli maaşlarının ödenemediği bir ortamda giren Yunanistan'da halk, sendika ve öğrencilerin önderliğinde meydanlara çıkmış, ciddi sokak çatışmaları yaşanmıştı. 25 Ocak 2015'te yenilenen seçimleri 'Radikal Sol Koalisyon' adıyla Syriza kazanmış ve büyük bir umut olarak kabul edilen genç, yakışıklı Çipras Başbakanlık koltuğuna oturmuştu. 

Ülkemizde içine kurt düşmüş solcular, 'komşuda pişer bize de düşer' diyen sosyal demokratlar, etnik kimlikçisi, mezhepçisinden oluşan dernek, parti, vakıf ve STK görünümlü kuruluşların temsilcileri sınıra kadar gidip kutlamalara katılmışlardı.

Ben ise, 25 Ocak 2015'te yapılan seçimlerden iki gün sonra, 27 Ocak 2015'te Oda Tv'de yayınlanan "Direneceğiz sömürü düzenine... Ve yıkacağız" başlıklı yazımda;

"Hemen baştan söyleyelim;

Yunanistan’da seçimleri ‘sol’ kazandı deyip, bunu CHP’nin yıllardır iktidara gelemeyişi ile ilişkilendirenlerin yorumu sabun köpüğü muhtevasındadır, mahçup olacaklar!" diye yazmıştım.

Böyle düşünmemin sebebini ise özetle şöyle açıklamıştım; 

"Biz (Türkiye) 7 Haziran 2015 seçimlerine giderken bir kez daha yaşayarak tanıklık ettik ki, Yunanistan’da uluslararası sermaye ve yerli işbirlikçileri, kendi krizini yeni bir fırsata çevirdi!

Çünkü, seçimi kazanan Syriza, emperyalizmi karşısına alıp halkın çıkarlarını savunmak yerine uluslararası kapitalist sistemle pazarlık ederek, Yunan halkını isyan ettiren ekonomik sorunlarını çözmek yerine AB merkezli alınan borçları yeniden yapılandırmak için çalışacak, yani krizi Yunan halkının sırtına saracak.

Syriza, Yunan halkının yoksulluğunu bitirecek ekonomi politikalarını sunarak değil, borçların yeniden yapılandırılmasını sağlamanın yanında bir takım popülist vaatlerle seçmenin karşısına çıktı. (Tanıdık geliyor mu?)

Yüz milyarlarca Euro alacağı olan batı sermayesi, Yunanistan’ı kendi kaderine terk edemez, borç verdiği ve faiziyle geri alarak daha da zenginleşmeyi hayal ettiği paralarından vazgeçemezdi.

...

Paralarını (düzeni) kurtarmanın tek çaresi iktidardan muzdariplerin oy vereceği muhalif Syriza partisiydi.

Zaten Çipras borcu inkar etmiyor, ödemek için yeniden yapılandırma istiyor ve insanca koşullarda(!) geri ödeyebileceğini vaat ediyordu.

Kapitalizmin; hem borç verdiği parasını kurtarabileceği hem de yeniden borç vermeye devam ederek karlarına kar katabileceği fırsatı kaçırması beklenemezdi!.

Yunan seçimlerinin sonucu, budur." 

...

2015 seçimlerinden sonra Yunanistan'da yaşananlara baktığımızda, sonuçların hiç de şaşırtıcı olmadığını görüyoruz. Çipras kendine oy vererek iktidara taşıyan işçi, emekli, küçük esnaf ve öğrencileri iktidar koltuğuna oturduktan sonra satarak yoluna devam etti. 

Öfkeli Yunan seçmenin (özellikle de gençlerin), bu 'ihanet' sonrasında yapılan ilk seçim olan 2019'da Syriza'yı terk ederek sağ (ve zaman zaman radikal) siyasi alternatiflere yönelerek Syriza'yı iktidardan, Çipras'ı da Başbakanlıktan indirmesi de, bu tür hareketlere girişenlerin siyasi geleceklerine ışık tutması bakımından önemli bir veri olarak ortada duruyor. 

Bu örneği hatırlatmamın sebebi, Yunanistan'daki bu dersin ülkemiz için çok değerli olabileceğine inanmamdan.

...

Peki, çıkarmamız gereken ders ne olabilir?

Giderek yoksullaşan büyük bir seçmen kitlesi, AKP iktidarına karşı öfkesini bilemiş durumda. Milyonlarca insanın, yoksulluğunun nedenini sorgulama ve tercihlerini somutlaştırma aşamasında olduğu şu günlerde, her gün yeni bir gündem yaratılarak seçmenler zihinsel olarak lime lime edilmeye çalışılıyor. 

Bu durumda, hepimiz demeyelim de, çoğumuz, bu kadar bilgi ve belgeyi bir ölümlünün tek başına bir araya getiremeyeceğini bilecek tecrübede olduğumuza göre, öncelikli olarak Sedat Peker meselesine dikkat etmemiz gerekiyor. 

Sedat Peker üzerinden kamuoyuna saçılan olayları küçümsemiyorum. Bunu servis ederek, ona yardım edenlerin zaten dibine kadar çamura batmış bir iktidar yetkilisi ya da bürokratının tartışmalı işlerini duyurmaktaki muradı nedir, olayı nereye taşımaya çalışıyorlar sorusunun yanıtını da aramak gerektiğini düşünüyorum. 

Peker'in anlattıklarından (ve anlatmadıklarından) yola çıkarsak, yapılmaya çalışılan işin 'bağırsakları temizlemek' değil de, kokunun geldiği yeri işaret etmek olduğu sonucunu çıkarmak mümkün. Sanki birileri bizi, kanalizasyonun (sistemin) tıkanma sebebinin bunlar olduğuna ikna etmeye çalışıyor. Sanki suçu ve suçluyu başka yerde aramayalım diye bazı feda edilebilir piyonları paketleyip süslü kurbanlık koyunlar gibi önümüze koyuyorlar.

Yani ipte gösteri yapan cambazları seyredenlerin ceplerini boşaltan yankesicilerin yaptığı gibi, bir tür cambaza bak yöntemi kullanılıyor.

Peker'in işi, bağırsak temizleyiciliğiydi. Yıllarca Kolonoskopi yaptı. Şimdi rütbe almış görünüyor. Yeni görevi resim çizmek.

O bize, 'Türkiye kirli, yönetilemiyor' tablosu çiziyor. Bu tablo gerçek olmasına gerçek, ama bunun sebebi sadece, onun işaret ettiği gibi, hırsız bürokratlar, görevini kötüye kullanan veya görevini suistimal edenler değil. Öyle anlaşılıyor ki, Peker'in görevi, yukarıdaki paragrafta da sözünü ettiğim, ona belge ve bilgi sağlayarak hedef verenlerin amacı, artık yönetemez hale getirdikleri ülkenin gerçek sorunları tartışılmadan yeni bir başlangıç yapmalarını sağlayacak iklimi yaratmak olabilir.

Bu hikayeler çeşitli dönemlerde çeşitli ülkelerde anlatıldı durdu. İtalya'daki temiz eller operasyonlarını, Afrika ve Asya ülkelerinin diktatörlerinin ne kadar çaldıklarını, nasıl çaldıklarını vs. hep dinlemedik mi?

Çıkarılması gereken ders, dünyayı ve ülkemizi yönetilemez hale gelen sermayenin, bulunduğu ülkede iktidardaki parti değişse de, aynı Yunanistan'da olduğu gibi, yoksulun yoksul, fakirin fakir kalacağı düzenin sarsılmadan yoluna devam etmesini sağlayacak bir geçişi sağlamak isteyeceği.

Onun içindir ki, yine aynı Yunanistan'da olduğu gibi, yoksulluğun nedenini ortadan kaldırmayı hedeflemek yerine sadece sonucu eleştiren partilerin iktidara gelmesi, gelmekte olanın gelmesi değil, kirli siyasetçi ve hırsız bürokratların isminin değişeceği; sonrasında ise, aynı şimdi yapılmaya çalışıldığı gibi, onların da foyaları ortaya çıkınca bu kez de bunları da tuvalete atıp üzerlerine sifonu çekelim korosunun oluşacağı yeni bir döneme tekabül edecektir.  

Sadece yeni bir iktidara değil, yeni bir siyasi mimariye ihtiyaç var...



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kılıçdaroğlu'nun Zihnindeki Yük!

Bazı anlar vardır; zihninizdeki soru, bir dağı sırtlayıp kilometrelerce öteye taşımaktan daha ağır gelir. Umut etmek istiyorum ki, Sayın Kılıçdaroğlu böyle ağır bir yük taşımıyor! Çünkü aşağıda aktaracağım açıklaması ile zihinlere taktığı sorular, kendilerini değersizleştirmiş olanların sadakatini satın aldıklarından oluşturan, cahil Belediye Başkanlarına işaret ediyor. Çocuksu bir özgüven eksikliğinden kaynaklı, zayıflık patolojisi içindeki başkanlar, övgüleri gerçek sanıp içselleştirerek her türlü hataya açık olabilir. Aralarında Adana'nın da bulunduğu İstanbul, Ankara, İzmir, Antalya, Muğla, Mersin gibi nüfusun ve milli gelirin neredeyse yarısına yakınını temsil eden 11 Büyük Şehir Belediyesi kendi atadığı Başkanların yönetimindeyken 'Belediyeleri rant dağıtım merkezi olmaktan çıkarmalıyız' diyen sayın Kılıçdaroğlu neden böyle bir açıklama yaptı? Bu açıklamayı yapmadan önce partili belediye başkanlarına özel olarak bunları söylediğini düşünmemiz gerek; çünkü kamuoy...

Yeni gerçeklikler...

Eger barış süreci akamete uğramaz, uğratılmaz, yani alt kimlik milliyetçiliğinin siyaset üzerinde yaptığı serap etkisi dağılırsa ortaya çıkacak sosyolojik iklim, siyasetteki tıkanıklığı açacak seçeneklerin oluşmasının önünü açabilir. Aslında barış sürecinin de siyasi, ekonomik ve jeopolitik tıkanmaların bir sonucu olduğunu söyleyebiliriz. Eski hikayeler albenisini kaybettikçe anlatıcılarının özgül ağırlığı da ortadan kayboluyor, farklı yollar aranması kaçınılmaz oluyor. Aynı emareler muhafazakar-laik çatışmasını kaşımanın ekonomik resmin üzerini örtmeye yetmemesi gerçeğinin ayyuka çıkması konusunda da görülebilir. Ama oralara şimdi girmeyelim... Alt kimlik tartışmalarının olmadığı bir Türkiye, siyasetin elle tutulur konular tartışılarak yapılmasını gerektiren bir ortama zemin hazırlayacaktır, en azından umudumuz o yönde. Böyle bir Türkiye'nin siyasi haritası nasıl görünür diye merak edenler varsa, son Almanya seçimlerine bir göz atmalarını öneririm. Sosyal Demokrasi'nin, anavat...

Bu filmi daha önce görmüştük...

Abdullah Öcalan'ın PKK'yı, 'Yenilmedi ama gerekliliği de kalmadı' şeklinde tarifleyerek yaptığı fesih çağrısı, 40 yıldan bu yana akıtılan kanın durdurulacağı umudu yarattı. Barışa amasız, fakatsız evet...  Evet de...  Biz bu filmi daha önce de seyretmiştik sanki. Türkiye kapitalizmi ne zaman krize girse ve eskiyeni yenisiyle değiştirmeye ihtiyaç duysa, mutlaka bir müdahalede bulunuluyor.  Hatırlayalım; Halkın artan refahın paylaşımı ve özgürlük taleplerinin 'iş işten geçmesin' diye kısmen karşılandığı 27 Mayıs darbesinin yanıtı, ülke ekonomisinin küresel düzene entegre edilerek yağmasının önünün açılmasını savunan liberalizmden gelmiş, 12 Eylül öncesinde yaratılan şiddet darbe gerekçesi yapılmış ve 'eskiyen Türkiye'nin yenisiyle değiştirilmesi zapturaptla sağlanmıştı.  Her iki darbeye de destek NATO ve batı başkentlerinden, yani emperyalizmin kalelerinden gelmişti. O Türkiye'de de ağır bir mülksüzleştirme programı Özal eliyle ve IMF ve Dünya bankası ...