Ana içeriğe atla

“Bağımsız medya” efsanesi ve çizilen sınırlar

Batı başkentlerini etkileyen, “bağımsız” sanılan en büyük ve prestijli yayın organları da dâhil olmak üzere ana akımın çok büyük kısmı ya hükümet fonlarıyla ayakta durur ya da düzenin gerçek sahibi olan sermayenin doğrudan denetimi altındadır. Bu yüzden bu mecralarda konuşan, yazan, analiz yapan gazeteci, yazar, politikacı ve akademisyenlerin hareket alanı genişmiş gibi görünse de sınırları baştan çizilidir: Sistemin, yani liberal kapitalist düzenin, mümkün olduğunca sarsılmadan yürümesine bekçilik etmek.

Bu bekçilik çoğu zaman kaba propaganda gibi işlemez; daha incelikli bir yöntemle ilerler. Düzenin ürettiği yıkım, eşitsizlik, yoksulluk ve savaş; “kötü yönetim”, “yanlış karar”, “lider hatası” gibi başlıklara sıkıştırılır. Sorun işleyişte değil de sanki sadece yönetici kadronun niteliğindeymiş gibi anlatılır. Böylece bilinç kayması yaratılır: Halk, düzenle değil düzenin içindeki “kötü oyuncularla” kavga etmeye ikna edilir. 

Bu resme Davos’taki Dünya Ekonomik Forumu, Münih’teki Güvenlik Konferansı ve Bilderberg gibi toplantıları da eklersek, dünya kamuoyunu yönlendiren fikri sermayenin büyük bir kısmını kapsama alanımıza almış oluruz. Keza bu toplantılar da fikir alışverişi yapılan platformlar değil; sermayenin dünyaya dair yol haritasını güncellediği, “Neredeyiz, ne yapacağız, nasıl yapacağız?” sorularına yanıt ürettiği merkezlerdir. Sonra o yanıtlar medya üzerinden “analiz” diye dolaşıma sokulur. Yani medya sadece anlatmaz; anlatının ham maddesi de çoğu zaman aynı mutfakta pişer.

ASLINDA NE OLUYOR?

Türkiye’de “aslında ne oluyor?” sorusuna yanıt arayanlar için en güncel veri seti de tam burada duruyor: Bu toplantılarda konuşulanlar, tartışılanlar ve ardından ana akım yayın organlarında “argüman” ve “analiz” diye cilalanıp servis edilen çerçeve.

Son iki toplantıda da öne çıkan başlık, aslında uzun zamandır konuşulan konuların iyice su yüzüne çıkması anlamını taşıyor: Kanada Başbakanı’nın Davos’ta, Almanya Başbakanı’nın Münih’te yaptığı çıkışlarla, ABD’nin liderliğindeki düzenin, Trump yönetiminin tercihleriyle daha da görünür hâle gelen biçimiyle sürdürülemez bir noktaya geldiği artık açıkça telaffuz edilir oldu. Tabii bu durum “gören gözler” için yeni değil. Düzenin tıkanma noktasına geldiği ve artık yama kaldırmaz olduğunu ben 'bile' yıllardır dinleyen ya da okuyan herkese yazıp çiziyorum, kanıtı arşivlerdedir. Bir yanda düzenin merkezinde çatlak; diğer yanda o çatlağı kapatmak için yeni bir tahkimat arayışı, batının son yıllardaki tek gündem maddesi durumunda... 

En kritik başlık NATO. Macron’un “beyin ölümü gerçekleşti” dediği NATO’nun rolüne dair içeriden gelen itiraf niteliğindeki değerlendirmeler de boşuna değil: 1997’den bu yana NATO’nun bir numaralı generalleriyle, o yıldan beri Brüksel’de görev yapan en üst düzey büyükelçilerin neredeyse tamamının imzasını taşıyan bir mektupta “NATO, ABD’nin tüm dünyada kurduğu küresel hegemonyanın doğal altyapısını oluşturuyor” tespiti yapılıyor; bu da meselenin “savunma örgütü” masalıyla özetlenemeyeceğini açık biçimde gösteriyor. Yaşanan tıkanıklığa bulunan reçete ise tabii ki şaşırtmıyor: Yine silahlanma, yeni cepheler, yeni vekâlet savaşları, yeni nüfuz alanları...

Ve bu yanıtın faturası çok tanıdık: Onlarca ülkede insanların gıdaya, suya, ilaca erişememesi; değerli maden ve petrol demek olan yeni hükümranlık alanları uğruna çıkarılacak çatışmalar; milyonların hayatının “jeopolitik fırsat” diye pazarlanması. Ana akımın büyük kısmı da bu pazarlamanın vitrinini kuruyor: Savaşın nedenini, aslında kimin çıkarına olduğunu, insani yıkımı değil; “piyasalar”, “güvenlik”, “stratejik kazanımlar” diye süslenmiş bir fırsatlar dilini öne çıkararak…

Silahlanmanın “savunma” için yapıldığı iddiası, en kolay yutturulan ve en sık kullanılan bahane. Yakın geçmişe bakınca tablo net: Yugoslavya’nın parçalanması, Irak’ın işgali, Libya’nın çökertilmesi, Suriye’nin vekâlet iç savaşı sahasına çevrilmesi… Milyonlarca insanın ölümü, yerinden edilmesi ve ardından doğal kaynaklar üzerinde kurulan yeni denetim biçimleri… Bunların hiçbirini “insani kaygı”yla açıklayabilmek mümkün değil.

Küba’ya ambargo, İran’a kuşatma… Dün Afganistan’da ne denendiyse bugün başka coğrafyalarda benzeri denklemler kuruluyor. Bu döngüyü kırmak istiyorsak kimin haklı olduğu tartışmasının ötesine geçmeliyiz, zira hiçbir şey siyah-beyaz olmadığı için, herkesin haklılığını savunmak için makul nedenler de bulunabilir, ki bu da içinden çıkılamayan kısır tartışmalara yol açmak dışında bir işe yaramıyor. Asıl bakmamız gereken nokta, neden bu saldırganlığın sürekli üretildiği. Nedeni ıskaladığımız sürece, bize hep aynı reçete dayatılacak: Daha fazla silah, daha fazla “güvenlik”, daha fazla bütçe, daha fazla fedakârlık… Fedakârlığı yapacak olan da her zaman halktır.

 ASKER PAZARLAMACILIĞI

Tam da bu nedenle, eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Project Syndicate için kaleme aldığı yazıda çizdiği yaklaşımı gözden kaçırmamak gerekiyor:

“Gelecekteki ABD yönetimlerinin izleyeceği yol ne olursa olsun, Avrupa artık özellikle kendi savunma ve güvenliği söz konusu olduğunda Amerikan üstünlüğüne ve iyi niyetine güvenemez. Stratejik özerklik arayışı başlamıştır ve bu arayış, NATO’nun önde gelen askeri güçlerinden biriyle yeniden ilişki kurmayı da içermelidir.”

Bu yaklaşımın Avrupa'ya “stratejik özerklik” öğütleyen şık ambalajına kapılıp içeriğini gözden kaçırmayalım, zira pratikte bu ifade, Avrupa'nın güvenliği için Türk askerini pazarlamak anlamına gelmiyor mu?. Türkiye'yi “en iyi ihraç ürünü asker” diye aşağılayan akla yapılan bu pazarlama girişimi, Türkiye'yi yeni sorunların ve çatışmaların tarafı yapmak dışında bir yola çıkması ise tabii ki mümkün değil. E peki çıkar nerede? E tabii ki, bu girişimlerinde başarılı olurlarsa, Türk askerinin koruma şemsiyesi karşılığı Avrupa pazarını parselleyecek olan şanlı sermayemizin bilançolarında...

İçeride Abdullah Gül'ün partisi AKP ve çevresinin “Türk-Kürt-Arap kardeşliği” retoriğiyle toplumu yeniden mezhep/kimlik eksenlerine itmeye çalıştığı; bölgede de Sünni ittifakı aradığı bir denklemde bu yaklaşım, içerideki fay hatlarını daha tehlikeli hale getirir, ki dünyanın ateş çemberi olduğu bu dönemde böyle kumarların nasıl sonuçlanabileceğini merak edenlerin, Osmanlı'nın son dönem tarihini okumasını tavsiye ederim.

Konumuza dönersek, yazının başında bahsettiğim propaganda düzeninin en işlevsel araçlarından biri de, Batı’nın belirlediği çerçeveyi, “yerli” görünen yüzlerle parlatmaktır. Bu kapsamda kullanışlı olan kişiler ve 'fikir'leri uluslararası vitrinlerde parlatılır, sonra da önümüze politika yapıcı olarak konulur. Bu bakımdan Abdullah Gül yalnız değil; o sahnede daha birçok politikacı, gazeteci/yazar, akademisyen var.

Bu bağlamda Bilal Bilici ile Eric A. Baldwin’in Project Syndicate’teki ortak yazısı tipik bir örnek olarak görülebilir. Hapsedilen muhalif figürler olarak İmamoğlu ve Venezuela'lı Machado örneği üzerinden Türkiye - Erdoğan ve Venezuela - Maduro'yu aynı kefeye koyup “yarışmacı otokrat” kalıbına yerleştirmek, ilk bakışta demokrasi savunusu gibi sunuluyor. Ama metnin kör noktaları, niyetin nerede durduğunu gösteriyor: Venezuela'ya yapılan uluslararası hukuka aykırı operasyonu, egemen bir ülkenin Devlet Başkanı'nın düpedüz kaçırılmasını tamamen görmezden gelerek Türkiye'nin -NATO'nun doğu kanadı olduğu da şıkça vurgulanarak- Maduro Venezuela'sı gibi istikrarsızlığa terk edilmemesi çağrısı yapılması, demokrasinin, yalnızca Batı’nın çıkarına denk düştüğünde hatırlanan bir kelime olduğunu da yeniden yüzümüze vuruyor.

Buradan şu sonuç çıkıyor: Bu mecralarda Türkiye’den yazan bazı isimlere alan açılmasının nedeni, tartışmaya özgün katkı sunmaları değil; Batı başkentlerinde şekillenen politikaları “meşru” gösterecek bir dil üretmeleridir. Abdullah Gül’ün Avrupa’nın “güvenlik krizi” vurgusunu “savunmanın dış kaynaklara devredilmesi” eleştirisiyle birleştirip, satır aralarında “o dış kaynak biz olabiliriz” mesajına bağlaması da bu zincirin bir halkasıdır.

Bu dilin sonu nereye varır? Silahlanmanın hızlanmasına, bütçelerin savaşa göre dizayn edilmesine, halkın boğazından kesilerek “güvenlik” adı altında sermayeye yeni kaynak aktarılmasına, fidan gibi gençlerin tarafı olmadıkları kavgaların içine atılmasına… Yani yine aynı yere: Yoksulun cebinden ya da canından, zenginin kasasına.

'ÜLKEMİZİN ÇIKARI' HİKAYELERİ...

Bu yüzden “ülkemizin çıkarı” diyerek anlatılan hikâyelerin büyük kısmı gerçekte kimin çıkarına çalıştığı gizlenen hikâyelerdir. Bu anlatılar ne Türkiye’de yaşayan emekçilere refah getirir ne de emperyal hedeflerle kuşatılan bölge halklarına huzur getirir. Çünkü hedef barış değil; yeni pazarlıklar, yeni nüfuz alanları, yeni ganimet düzenekleridir.

İçerde “Türk, Kürt, Arap kardeşiz” gibi kulağa hoş gelen ama siyaseten riskli biçimde kimlik/mezhep eksenini büyüten söylemlerle, bölgede Suudi Arabistan–Katar–Pakistan çizgisinde Sünni eksenli ittifak arayışları yan yana konduğunda tablo daha da netleşiyor: Enkazdan ganimet toplama hedefli birlikler, bunu mümkün kılacak silahlanma ve yeni çatışmalar… Ambalajı ne olursa olsun bu çizginin insanlık için sonucu çoğu zaman yıkım olmuştur, yine yıkım olacaktır. 

Üstelik bu çizginin anayasal zemine taşınması, yeni bir metinle “kalıcı” hâle getirilmesi konuşuluyorsa; bu, laik ve bağımsız Cumhuriyetin kolonlarının kesilmesi demektir. Ve burada sadece iktidarı işaret etmek yetmez: “İktidarın laciverdi” hâline gelen, bu tehlikeyi görmezden gelen ya da görüp de halka anlatmayan muhalefet anlayışı da sorunun parçasıdır. Bu yüzden gerçek bir seçenek alanı açmak şarttır; aksi ise dramatik bir geleceğe göz yummaktır.

KÖR UÇUŞU

Bu kör uçuşu durdurmanın ölçütü, süslü sloganlar değil; en basit ama en sarsıcı sorudur: Kimin için iktidar? 

Eğer halk için siyaset yapıyorsanız, ilk iş; emekliyi yoksullaştıran düzenlemelerin, yalnızca iktidarın marifeti olmadığını, bugünkü muhalefetin de el verdiği tercihlerin sonucu olduğunu anlatabilmektir. “Emekliyi şamar oğlanına çevirdiler” diye yakınmak yetmez; onu o hâle getiren mevzuatın nasıl ve kimlerin oylarıyla geçtiğini gösterebilmek ve kendini bu günahlardan net bir şekilde ayrıştırabilmek gerekir.

İkinci olarak hayat pahalılığının, özellikle gıda enflasyonunun neden kalıcılaştığını gerçek yerinden anlatmak gerekir: Tohumu tekellerin 'malı' yapan, üretici birliklerini dağıtan, gübre gibi stratejik alanları piyasaya terk eden, tarımı ithalata bağımlı hâle getiren tercihler… Bunlar “kader” değil, siyasi karardır. Ve çoğu zaman Meclis’te el birliğiyle alınmış kararlardır. Örnek çoğaltılır; ama asıl mesele şudur: Halkın gözüne baka baka, düzenin “normal” diye dayattığı bu yağmayı teşhir edebilmek.

Bugün iktidar mücadelesindeki en kritik kavşak da burada duruyor: Halkın dikkatini partiler arası, biçimsel ve kısır tartışmalara kilitleyen “düzeyli atışma”dan koparabilmek, yumurtanın mı tavuktan, tavuğun mu yumurtadan çıktığı tartışmaları arasında fikri sorulan horozun dediği gibi: “Ben işimi yaparım.” diyebilmek, hakikatin çıplak hâlini dile getirebilmek... Bu ülkede siyasetin işi; sermayeye alan açmak değil, halka nefes alacak alan açmaktır.

Ezenin de ezilenin de olmadığı bir düzeni hedeflemeden söylenen her büyük söz, eninde sonunda lafügüzaf olur.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kılıçdaroğlu'nun Zihnindeki Yük!

Bazı anlar vardır; zihninizdeki soru, bir dağı sırtlayıp kilometrelerce öteye taşımaktan daha ağır gelir. Umut etmek istiyorum ki, Sayın Kılıçdaroğlu böyle ağır bir yük taşımıyor! Çünkü aşağıda aktaracağım açıklaması ile zihinlere taktığı sorular, kendilerini değersizleştirmiş olanların sadakatini satın aldıklarından oluşturan, cahil Belediye Başkanlarına işaret ediyor. Çocuksu bir özgüven eksikliğinden kaynaklı, zayıflık patolojisi içindeki başkanlar, övgüleri gerçek sanıp içselleştirerek her türlü hataya açık olabilir. Aralarında Adana'nın da bulunduğu İstanbul, Ankara, İzmir, Antalya, Muğla, Mersin gibi nüfusun ve milli gelirin neredeyse yarısına yakınını temsil eden 11 Büyük Şehir Belediyesi kendi atadığı Başkanların yönetimindeyken 'Belediyeleri rant dağıtım merkezi olmaktan çıkarmalıyız' diyen sayın Kılıçdaroğlu neden böyle bir açıklama yaptı? Bu açıklamayı yapmadan önce partili belediye başkanlarına özel olarak bunları söylediğini düşünmemiz gerek; çünkü kamuoy...

Yeni gerçeklikler...

Eger barış süreci akamete uğramaz, uğratılmaz, yani alt kimlik milliyetçiliğinin siyaset üzerinde yaptığı serap etkisi dağılırsa ortaya çıkacak sosyolojik iklim, siyasetteki tıkanıklığı açacak seçeneklerin oluşmasının önünü açabilir. Aslında barış sürecinin de siyasi, ekonomik ve jeopolitik tıkanmaların bir sonucu olduğunu söyleyebiliriz. Eski hikayeler albenisini kaybettikçe anlatıcılarının özgül ağırlığı da ortadan kayboluyor, farklı yollar aranması kaçınılmaz oluyor. Aynı emareler muhafazakar-laik çatışmasını kaşımanın ekonomik resmin üzerini örtmeye yetmemesi gerçeğinin ayyuka çıkması konusunda da görülebilir. Ama oralara şimdi girmeyelim... Alt kimlik tartışmalarının olmadığı bir Türkiye, siyasetin elle tutulur konular tartışılarak yapılmasını gerektiren bir ortama zemin hazırlayacaktır, en azından umudumuz o yönde. Böyle bir Türkiye'nin siyasi haritası nasıl görünür diye merak edenler varsa, son Almanya seçimlerine bir göz atmalarını öneririm. Sosyal Demokrasi'nin, anavat...

Bu filmi daha önce görmüştük...

Abdullah Öcalan'ın PKK'yı, 'Yenilmedi ama gerekliliği de kalmadı' şeklinde tarifleyerek yaptığı fesih çağrısı, 40 yıldan bu yana akıtılan kanın durdurulacağı umudu yarattı. Barışa amasız, fakatsız evet...  Evet de...  Biz bu filmi daha önce de seyretmiştik sanki. Türkiye kapitalizmi ne zaman krize girse ve eskiyeni yenisiyle değiştirmeye ihtiyaç duysa, mutlaka bir müdahalede bulunuluyor.  Hatırlayalım; Halkın artan refahın paylaşımı ve özgürlük taleplerinin 'iş işten geçmesin' diye kısmen karşılandığı 27 Mayıs darbesinin yanıtı, ülke ekonomisinin küresel düzene entegre edilerek yağmasının önünün açılmasını savunan liberalizmden gelmiş, 12 Eylül öncesinde yaratılan şiddet darbe gerekçesi yapılmış ve 'eskiyen Türkiye'nin yenisiyle değiştirilmesi zapturaptla sağlanmıştı.  Her iki darbeye de destek NATO ve batı başkentlerinden, yani emperyalizmin kalelerinden gelmişti. O Türkiye'de de ağır bir mülksüzleştirme programı Özal eliyle ve IMF ve Dünya bankası ...