Ana içeriğe atla

“Batı Nizamı”nın değişmeyen reçetesi

Yalanları ve bunları destekleyen hikâyeleri bir tarafa bırakıp, “Batı nizamı”nın önce Irak’ta, sonra Libya’da, Suriye’de, Venezuela’da ve şimdi de İran’da yaptıklarıyla esas hedeflerini gözden kaçırmamak için, bundan tam 73 yıl önce yine İran’da yaşananları hafızalarda tazelemek gerekiyor.

...

1951’den 1953’te devrilene kadarki görev süresiyle Muhammed Musaddık, İran’ın demokratik seçimler sonucunda göreve gelen ilk başbakanıydı. Sosyal güvenlik, toprak reformları ve toprak kiralamaya vergi getirilmesi dâhil olmak üzere bir dizi sosyal ve siyasal kararı hayata geçirmekle birlikte, 1913’ten beri İngilizler tarafından Pers topraklarında Anglo-Persian Oil Company (APOC/AIOC) — daha sonra British Petroleum (BP) olarak bilinen şirket — aracılığıyla kurulan İran petrol endüstrisini kamulaştırdı. Bu kararlar, onu üçüncü dünya ülkelerinde bir antiemperyalizm ikonuna dönüştürdü.

İran’dan atılan İngilizler, yeni ABD Başkanı Eisenhower’ı Musaddık İran’ının Sovyetler Birliği’nin komünist etkisine gireceğine ikna etti ve CIA’in MI6 ile Musaddık’ın devrilmesi için çalışmaya başlamasını sağladı.

Bunun için siyasetçilere, din adamlarına, gazetecilere rüşvet vererek Musaddık yanlılarını ve karşıtlarını birbirlerine karşı kışkırttılar. Amaç, Tahran’da kaos yaratmak ve Musaddık’ın Şah tarafından görevden alınmasını sağlamaktı. 15 Ağustos 1953’teki ilk darbe girişimi başarısız oldu; Musaddık planlardan haberdar olmuştu. Darbeyi tertipleyenlerden bazılarını tutuklattı ve kaçmayı başaran General Zahedi için para ödülü koydu. Şah, darbe girişiminin başarısız olduğunu öğrenince önce Bağdat’a, oradan da Roma’ya kaçtı.

18 Ağustos 1953’te Musaddık kazanmış görünüyordu. Ancak Şah’ın ve İngilizlerin komplosu bitmemişti. Çünkü Musaddık, ABD’nin de işin içinde parmağı olduğunu bilmiyordu. Darbeyi takip eden gün Musaddık, Tahran sokaklarında yeniden şiddet yaşanmasını önlemek için taraftarlarına evde kalmaya çağırdı. Musaddık, ikinci bir darbe girişimini hesaba katmamıştı.

CIA ve MI6’nın tertibiyle 19 Ağustos’ta Şah yandaşları sokakları doldurdu; bu defa Musaddık yanlıları sokakta yoktu. Şah’ın Musaddık’ı görevden uzaklaştırdığını gösteren belgeler çoğaltılıp halka dağıtıldı. Polis ve asker protestoculara katıldı; emniyet teşkilatının merkezine ve Dışişleri Bakanlığına saldırılar yapıldı. Musaddık’ın özel konutunun çevresindeki çatışmalarda yüzlerce kişi öldürüldü. Musaddık kaçtı ama 5 gün sonra yakalanarak tutuklandı.

22 Ağustos 1953’te Şah Roma’dan geri döndü ve ilerleyen dönemde ABD tarafından desteklenen bir askerî diktatörlük oluşturdu. Amerikan yardımıyla ayrıca gizli istihbarat teşkilatı SAVAK’ı kurdu. Petrol tesislerinin devletleştirilmesi geri alındı; kazancın neredeyse yarısı Amerikan şirketlerine akmaya başladı.

(ABD ve İngiltere yıllar sonra darbedeki rollerini kabul ettiler.)

...

İran’ın mollaları, Musaddık’a karşı CIA ve MI6’nın organize ettiği darbeyle yeniden koltuğa oturtulan Şah’a (Muhammed Rıza Pehlevi) karşı, komünistlerle birlikte savaştı. Bu mücadele sonunda Şah, 1979’da bir kez daha İran’dan kaçmak zorunda kaldı. Mollalar, Şah’ın düzenini birlikte yıktıkları komünistlere de saldırarak onları tasfiye etti. Sonra da devleti din ve mezhep temelli yapılandırıp kendi rejimlerini inşa etti.

İşte bu yüzden 1953 İran’ı bir “tarih dipnotu” değil; bugün hâlâ işleyen bir mekanizmanın, bir yöntem kataloğunun ilk sayfalarından biri. Elbette İran'daki baskıcı Molla rejimini savunacak değilim, ancak ortadaki örüntü kaçınılmaz bir şekilde göze batıyor. Bir ülke kendi yeraltı zenginliğine, kendi gelirine ve kendi geleceğine sahip çıkmaya kalktığında, mesele bir anda “demokrasi”, “istikrar”, “tehdit” gibi başlıklara çevrilir. İçerideki fay hatları kaşınır; parayla, propagandayla, yerli işbirlikçilerle toplum birbirine kırdırılır. Olmadı ambargo gelir, olmadı darbe; o da yetmezse “insani” gerekçelerle savaşın kapısı aralanır.

Bu çizginin ortak paydası şudur: Hedef alınan ülkenin kim tarafından yönetildiği, hangi söylemi kullandığı ikinci plandadır. Asıl mesele, o ülkenin “kendi kararını kendisinin vermesi”dir. Yani kaynaklarını kamulaştırması, gelirini halka yöneltmesi, bağımsız bir hat tutturması… Emperyalizmin asıl tahammülsüzlüğü buradadır.

Olanları Trump’ın hezeyanları ya da Netanyahu’nun tanrısal referanslarıyla açıklamaya çalışmak, kimileri için yaşananları daha katlanılabilir kılabilir ama sonucu değiştirmiyor. Dolayısıyla “savaş ne kadar sürer, kaç kişi öldürülür” sorularıyla meşgul olmak yerine, “Mollalar neyi savunuyor, ABD ve İsrail neyin peşinde?” sorusuna odaklanmak gerektiğini düşünüyorum.

73 yıl önce İran’da neler olduysa ve neden olduysa, Irak’ta, Libya’da, Suriye’de, Venezuela’da yaşananların arka planında da aynı mantık var: Kaynağı kontrol etmek, bölgeyi hizaya sokmak, “itaat etmeyen”e ibretlik bir bedel ödetmek. Küba’yı yıllarca ambargo altında tutarak yapmak istedikleri de, bütün bu emperyalist barbarlığın dışında sahici bir seçeneğin varlığını ortadan kaldırmak ve tüm dünyaya “başka seçeneğiniz yok”u göstermek.

En nihayetinde bu savaş, insan kalmak isteyenlerle barbarlar arasındaki varlık-yokluk savaşı. Safları sıklaştıralım.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kılıçdaroğlu'nun Zihnindeki Yük!

Bazı anlar vardır; zihninizdeki soru, bir dağı sırtlayıp kilometrelerce öteye taşımaktan daha ağır gelir. Umut etmek istiyorum ki, Sayın Kılıçdaroğlu böyle ağır bir yük taşımıyor! Çünkü aşağıda aktaracağım açıklaması ile zihinlere taktığı sorular, kendilerini değersizleştirmiş olanların sadakatini satın aldıklarından oluşturan, cahil Belediye Başkanlarına işaret ediyor. Çocuksu bir özgüven eksikliğinden kaynaklı, zayıflık patolojisi içindeki başkanlar, övgüleri gerçek sanıp içselleştirerek her türlü hataya açık olabilir. Aralarında Adana'nın da bulunduğu İstanbul, Ankara, İzmir, Antalya, Muğla, Mersin gibi nüfusun ve milli gelirin neredeyse yarısına yakınını temsil eden 11 Büyük Şehir Belediyesi kendi atadığı Başkanların yönetimindeyken 'Belediyeleri rant dağıtım merkezi olmaktan çıkarmalıyız' diyen sayın Kılıçdaroğlu neden böyle bir açıklama yaptı? Bu açıklamayı yapmadan önce partili belediye başkanlarına özel olarak bunları söylediğini düşünmemiz gerek; çünkü kamuoy...

Yeni gerçeklikler...

Eger barış süreci akamete uğramaz, uğratılmaz, yani alt kimlik milliyetçiliğinin siyaset üzerinde yaptığı serap etkisi dağılırsa ortaya çıkacak sosyolojik iklim, siyasetteki tıkanıklığı açacak seçeneklerin oluşmasının önünü açabilir. Aslında barış sürecinin de siyasi, ekonomik ve jeopolitik tıkanmaların bir sonucu olduğunu söyleyebiliriz. Eski hikayeler albenisini kaybettikçe anlatıcılarının özgül ağırlığı da ortadan kayboluyor, farklı yollar aranması kaçınılmaz oluyor. Aynı emareler muhafazakar-laik çatışmasını kaşımanın ekonomik resmin üzerini örtmeye yetmemesi gerçeğinin ayyuka çıkması konusunda da görülebilir. Ama oralara şimdi girmeyelim... Alt kimlik tartışmalarının olmadığı bir Türkiye, siyasetin elle tutulur konular tartışılarak yapılmasını gerektiren bir ortama zemin hazırlayacaktır, en azından umudumuz o yönde. Böyle bir Türkiye'nin siyasi haritası nasıl görünür diye merak edenler varsa, son Almanya seçimlerine bir göz atmalarını öneririm. Sosyal Demokrasi'nin, anavat...

Bu filmi daha önce görmüştük...

Abdullah Öcalan'ın PKK'yı, 'Yenilmedi ama gerekliliği de kalmadı' şeklinde tarifleyerek yaptığı fesih çağrısı, 40 yıldan bu yana akıtılan kanın durdurulacağı umudu yarattı. Barışa amasız, fakatsız evet...  Evet de...  Biz bu filmi daha önce de seyretmiştik sanki. Türkiye kapitalizmi ne zaman krize girse ve eskiyeni yenisiyle değiştirmeye ihtiyaç duysa, mutlaka bir müdahalede bulunuluyor.  Hatırlayalım; Halkın artan refahın paylaşımı ve özgürlük taleplerinin 'iş işten geçmesin' diye kısmen karşılandığı 27 Mayıs darbesinin yanıtı, ülke ekonomisinin küresel düzene entegre edilerek yağmasının önünün açılmasını savunan liberalizmden gelmiş, 12 Eylül öncesinde yaratılan şiddet darbe gerekçesi yapılmış ve 'eskiyen Türkiye'nin yenisiyle değiştirilmesi zapturaptla sağlanmıştı.  Her iki darbeye de destek NATO ve batı başkentlerinden, yani emperyalizmin kalelerinden gelmişti. O Türkiye'de de ağır bir mülksüzleştirme programı Özal eliyle ve IMF ve Dünya bankası ...