Ana içeriğe atla

Süper gücün topal egemenliği

22 Mart’ta Amerikan basınının Amiral gemilerinden olan Wall Street Journal’da yayımlanan Seth Cropsey imzalı bir köşe yazısı, ABD’nin kendi içinde yaşadığı çelişkileri gün yüzüne çıkartması bakımından eşsiz bir nitelikte. Yazıda kısacası ABD’nin ‘dünyanın jandarması’ rolü gereği İran’da geri adım atamayacağı, tehlikede olan asıl şeyin Amerika’nın itibarı olduğu, dolayısıyla başlanan işin bitirilmesi gerektiği, bunun da ancak kara operasyonu ile yapılabileceği ifade edilerek piyasalar ne tepki verirse versin ‘gerekenin yapılması’ çağrısı yapılıyor.

Ancak bizler için asıl mesaj, satır aralarında saklı: Yazar, ABD’nin bugün piyasalardan aldığı dersin, Süveyş’te İngiltere ve Fransa’nın ABD’den aldığı dersle aynı olduğunu itiraf ediyor.

1956 sonbaharında dünya, “imparatorluk” denilen şeyin yalnızca top, tüfek ve donanmayla ayakta kalmadığını acı biçimde gördü. Mısır lideri Cemal Abdülnasır, Süveyş Kanalı’nı millîleştirdiğinde Britanya ve Fransa kanal bölgesine asker çıkartarak müdahale etmeye kalkıştı, ancak karşılarında başka bir güç buldu: Washington. ABD başkanı Eisenhower, kendince haklı sebeplerle müttefiklerini açıkça karşısına alarak askeri operasyonun derhal sonlandırılmasını, aksi takdirde Britanya ve Fransa’ya ciddi ekonomik yaptırımlar uygulayacağını iletti. Sterlin üzerindeki baskı, kredi kanalları ve finansal destek başlıkları, Londra’nın elini kolunu bağladı ve sonuç olarak Britanya ve Fransa geri adım attı, operasyon durduruldu. Süveyş, yalnızca bir kriz değil; iki eski imparatorluğun “büyük güç” iddiasının psikolojik olarak çöktüğü an olarak tarihe geçti.

Bahsettiğim köşe yazısında Süveyş örneği verilerek, ABD’nin bugün piyasalardan yediği tokatla atacağı geri adımın, itibarını geri döndürülemez bir şekilde zedeleyeceği vurgulanırken aslında bir itirafta da bulunuluyor: Artık “musluk” başka bir elde. 1956’da Washington’un elindeki ekonomik kaldıraç neyse, bugün petrol fiyatları, sigorta maliyetleri, arz güvenliği, tahvil fiyatları, borsalar ve finansal dalgalanma da aynı rolü oynuyor. Bu kez hizaya sokulan Londra ve Paris değil; bizzat Washington.

Peki bir ülke, “varoluşsal” diye tarif ettiği bir kriz anında bile kararlarını piyasanın tepkisine göre ayarlamak zorundaysa, ulusal egemenlik nerede başlayıp, nerede bitiyor ve egemenliğin sahibi kimdir? (Bugün konumuzun kapsamında değil, ama jeopolitik ve yeni tabirle jeoekonomi meraklıları şu soruyu da bilahare tartışabilir: Büyük güç olmanın ölçüsü askerî kabiliyet midir, yoksa o kabiliyeti kullanırken ekonomiyi ve toplumu ayakta ve bir arada tutabilme kapasitesi midir?)

Dünyanın jandarmasının dahi aşamadığı bu egemenlik-piyasa çelişkisi, neoliberal düzenin devletleri hangi noktaya sürüklediğinin resmidir.

Neoliberalizm yıllarca bize şunu söyledi: “Devlet küçülsün, piyasa büyüsün; verimlilik artsın; küresel tedarik zincirleri her şeyi çözer.” Devletin planlama kapasitesi “modası geçmiş” ilan edildi ve budandı. Stratejik sektörler “piyasa daha iyi bilir” denilerek ya tasfiye edildi ya da uluslararası tedarikçilerin insafına bırakıldı. Üretim, ülke güvenliğiyle değil maliyet tablosuyla ölçüldü, tedarik zincirleri verimlilik adına uzadıkça uzadı; “en ucuz nerede üretiliyorsa oradan al” yaklaşımı, ulusal yeterlilik fikrini geri ve gereksiz saydı. Sonuçta ekonomik karar alma mekanizmaları, giderek finansallaştı. Kamu, uzun vadeli hedef koyan bir siyasal özne olmaktan çıkarılıp, günü kurtaran bir “düzenleyici”ye indirildi, dolayısıyla siyasetin alanı daraltıldı. Kriz anında bile ilk refleks “bunu piyasa nasıl fiyatlar?” sorusu oldu ve bu yüzden bugün, en sert güvenlik başlıkları bile finansın ve emtia piyasalarının ritmine bağlı hale geldi.

Sonuç? Devletler, özellikle kriz anlarında, kendi kararlarını uygulayacak maddi kapasiteden yoksun kaldı. İşte bu yüzden neoliberalizm sadece bir ekonomik model değil; aynı zamanda bir siyasi bağımlılık rejimi yarattı. Bugün büyük güçlerin bile “piyasa tepkisi” olmadan adım atamaması, bu rejimin kaçınılmaz sonucudur.

Bu rejimin devletlere en çarpıcı tokadı, Covid döneminde atıldı. Vatandaşına maske bulamayan süper güç ABD’nin dahi kritik tıbbî ürünlerde, koruyucu ekipmanda ve temel sanayi girdilerinde yaşadığı kırılganlık, neoliberal masalın en görünür şekilde çöktüğü andı. “Sınırsız piyasa, sınırsız erişim” vaadi; kriz anında ulus devletlerin ortadan kaybolmadığı, bilakis her ülkenin önce kendi vatandaşını koruduğu gerçeğinin ayyuka çıktığı bir soğuk duş haline evrildi. Yani küreselleşmenin parlak vitrini aralandığında, içeride çok basit bir hakikat olduğu görüldü: Üretim gücünü yitiren devletlerin durumu pek de iç açıcı değildi.

Tam da bu nedenle ABD, uzun zamandır, özellikle pandemi sonrası dönemde, daha korumacı, daha seçici, daha planlı, ulusal yeterliliği önceleyen bir ekonomik çizgiye yöneliyor. Bu, ideolojik bir dönüşümden ziyade, emperyal merkez için bile zorunlu bir “stratejik onarım” çabasıdır. Üretimi yeniden ülke içine çekme, kritik sektörlerde kamusal destek ve teşvikleri artırma, tedarik güvenliğini bir millî güvenlik başlığı olarak ele alma… Bunların hiçbiri tesadüf değil; neoliberalizmin açtığı gediklerin kapatılma girişimidir. Sadece ABD değil, tüm dünyada da benzer trendler açıkça görülebiliyor. Ancak bu tamirat, sorunun kökünü ortadan kaldırmıyor. Çünkü neoliberalizm yalnızca fabrikaları uzak coğrafyalara taşımadı; siyasetin iradesini de finansın onayına bağladı. Bugün Washington’un yaşadığı açmaz burada: Kimi Amerikan kalemleri “itibar için savaş” diye bağırırken aynı metinlerde petrol fiyatlarına, arz kesintisine, enflasyon baskısına, piyasaların sabrına ilişkin kaygılar merkezi yer tutuyor. Bu, bir dil sürçmesi değil; dönemin gerçekliğinin itirafıdır.

Burada hepimiz için büyük dersler var. Özellikle Türkiye gibi ekonomisi kırılgan, dış finansmana bağımlı, üretim yapısı ithal girdiye dayalı ülkeler için… Eğer bir ülke, temel sanayi kapasitesini zayıflatmışsa; tarımı gözden çıkarmışsa; enerji ve gıda başta olmak üzere stratejik alanlarda kendini piyasanın insafına bırakmışsa; dış şoklara karşı tamponlarını eritmişse… O ülkenin sadece refahı değil, karar alma kabiliyeti de aşınır. Gün gelir, ekonomi yönetimi “piyasa güveni” adına toplumu kemer sıkmaya mahkûm eder; gün gelir, dış politikada seçenekler daralır; gün gelir, devlet “yapabilme” gücünü kaybeder.

Bu yüzden sosyal devlet, planlama, stratejik sektörlerde kamusal öncülük ve emekçinin alım gücünü büyüten bir adil bölüşüm politikası, bir “tercih” olmanın ötesinde bir “dayanıklılık” şartıdır. Üretim kapasitesi, kriz zamanlarında sadece rafların dolu kalması demek değildir; devletin sözünün ağırlığı demektir. Toplumsal dayanışma, sadece vicdani bir çağrı değildir; siyasal süreklilik ve demokratik istikrar demektir. Bu nedenle bugün Türkiye’de tartışmamız gereken şey, dar anlamda “kim haklı, kim haksız” polemiği değil; daha temel bir eksendir: Kimin için ve nasıl bir ekonomik egemenlik?

Üretim kapasitesini güçlendirmeyen, planlamayı itibarsızlaştıran, kamu yararını piyasanın kâr mantığına feda eden bir çizgi; ülkeyi her kriz döneminde daha kırılgan hâle getirir. Sosyal devlet, planlama, stratejik sektörlerde kamusal öncülük, emekçinin alım gücünü ve toplumsal dayanışmayı büyüten bir kalkınma yaklaşımı ise “ideolojik tercih” olmanın ötesinde, günümüz dünyasında bir milli dayanıklılık meselesidir.

Süveyş’te İngiltere ve Fransa, askerle girdikleri sahadan ABD’nin kullandığı ekonomik kaldıraçla çıkarıldı. Bugün ise aynı “kaldıraç” küresel piyasa mekanizmalarının elinde ve ABD, kendi açtığı neoliberal çağın sonuçlarıyla yüzleşiyor. İran’ın savaşta kendi piyasalarını ABD’ye karşı nasıl bir silah olarak kullandığını göremeyen ve gerekli dersleri çıkartamayan her ülke, benzer sonuçlarla yüzleşme riskini kabul ediyor demektir.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kılıçdaroğlu'nun Zihnindeki Yük!

Bazı anlar vardır; zihninizdeki soru, bir dağı sırtlayıp kilometrelerce öteye taşımaktan daha ağır gelir. Umut etmek istiyorum ki, Sayın Kılıçdaroğlu böyle ağır bir yük taşımıyor! Çünkü aşağıda aktaracağım açıklaması ile zihinlere taktığı sorular, kendilerini değersizleştirmiş olanların sadakatini satın aldıklarından oluşturan, cahil Belediye Başkanlarına işaret ediyor. Çocuksu bir özgüven eksikliğinden kaynaklı, zayıflık patolojisi içindeki başkanlar, övgüleri gerçek sanıp içselleştirerek her türlü hataya açık olabilir. Aralarında Adana'nın da bulunduğu İstanbul, Ankara, İzmir, Antalya, Muğla, Mersin gibi nüfusun ve milli gelirin neredeyse yarısına yakınını temsil eden 11 Büyük Şehir Belediyesi kendi atadığı Başkanların yönetimindeyken 'Belediyeleri rant dağıtım merkezi olmaktan çıkarmalıyız' diyen sayın Kılıçdaroğlu neden böyle bir açıklama yaptı? Bu açıklamayı yapmadan önce partili belediye başkanlarına özel olarak bunları söylediğini düşünmemiz gerek; çünkü kamuoy...

Yeni gerçeklikler...

Eger barış süreci akamete uğramaz, uğratılmaz, yani alt kimlik milliyetçiliğinin siyaset üzerinde yaptığı serap etkisi dağılırsa ortaya çıkacak sosyolojik iklim, siyasetteki tıkanıklığı açacak seçeneklerin oluşmasının önünü açabilir. Aslında barış sürecinin de siyasi, ekonomik ve jeopolitik tıkanmaların bir sonucu olduğunu söyleyebiliriz. Eski hikayeler albenisini kaybettikçe anlatıcılarının özgül ağırlığı da ortadan kayboluyor, farklı yollar aranması kaçınılmaz oluyor. Aynı emareler muhafazakar-laik çatışmasını kaşımanın ekonomik resmin üzerini örtmeye yetmemesi gerçeğinin ayyuka çıkması konusunda da görülebilir. Ama oralara şimdi girmeyelim... Alt kimlik tartışmalarının olmadığı bir Türkiye, siyasetin elle tutulur konular tartışılarak yapılmasını gerektiren bir ortama zemin hazırlayacaktır, en azından umudumuz o yönde. Böyle bir Türkiye'nin siyasi haritası nasıl görünür diye merak edenler varsa, son Almanya seçimlerine bir göz atmalarını öneririm. Sosyal Demokrasi'nin, anavat...

Bu İmzalar Niye Atıldı?

Hafıza-i beşer nisyanla malül olmasına malül ama, insanların bazı içgüdüleri genetik kalıtım yoluyla milyonlarca yıldır aktarılarak günümüze gelmeyi başarmıştır. Örneğin hayatında yılan görmediği halde yılanlardan korkan bir insanın bu korkusu, yılanlardan kaçınarak hayatta kalan atalarının bir mirasıdır. Keza tüm insanlarda az ya da çok bulunan açgözlülük de öyle. Bizler, taş devrinde zorlu koşullar altında bir avcı-toplayıcı olarak bulduğu yiyeceklerin kendine yetecek kadarını alanların değil, hayatta kalma şansını artırabilmek için bolca istifleyenlerin torunlarıyız. Evrimsel psikologların da dediği gibi, insanlık taş devrinden çıktı ama taş devri insanın içinden çıkmıyor. Bu meşhur atalarımızın insanlığa bıraktığı bir başka miras da, rasyonel düşünceyi öğrenmeye başlamakla beraber, duygusal, dürtüsel, içgüdüsel olarak hareket etme eğilimimiz. Yırtıcı bir hayvanla karşılaşan iki taş devri insanından, hayvanla makul bir orta yol bulmayı hedefleyen bir diyaloga giren değil, hızlı refl...