Genç okumuş, mezun olmuş, iş bulmuş olabilir. Hatta bugünün şartlarında kendisine “şanslı” bile denebilir. Peki bu genç aldığı maaşla ne yapabiliyor?
Söz gelimi bir büyükşehirde kendi başına yaşayabilir mi? Ailesinin evinden ayrılıp, küçük de olsa bir ev kiralayıp kendine ait bir hayat kurabilir mi? Hadi biraz çılgınlaşalım, mesela ev alabilir mi? Evlenmeyi, çocuk sahibi olmayı, belki başka bir şehirde yeni bir başlangıcı, kendine ait bir odayı, bir masayı, mahremiyeti, sessizliği, çalışa didine kurduğu bir düzeni hayal edebilir mi?
Giderek daha fazla insan için cevap hayır. Zira bütün dünyada çalışanların, özellikle de işgücüne yeni katılan gençlerin çok çok büyük bir kısmı için artık ay sonunda hesaba yatan maaş, kendi hayatlarını kurmaya yetmiyor. Sorun iki taraflı: Önceki yazıda üzerinde durduğum gibi bir yanda ücretler baskılanıp emeğin pazarlık gücü zayıflatılırken, öte yandan hayat pahalılığı maaşları daha hesaba yatmadan eritiyor. Bunun en görünür olduğu kalemlerden birisi barınma…
Konut, uzun zamandır ancak yavaş yavaş ve sinsice barınılacak bir yer olmaktan çıkartılıp bir yatırım, servet koruma ve rant aracına, yani bir portfolyo kalemi ve spekülasyon nesnesine dönüştürüldü. Sonuç olarak çalışanın maaşı küçülürken yaşayacağı evin piyasa değeri ve dolayısıyla giderleri arasında kapladığı hacim de büyümüş oldu. Sıkışma bu makasta, daha ayın başında başlıyor; birileri için “geleceğini garantiye alma” yolu olan şey, sermaye sahibi olmayan milyonların ise geleceğinin ipoteği anlamına geliyor.
Türkiye’de konut meselesini yalnızca arz yetersizliğine indirgemek, tartışmayı yalnızca TOKİ, belediye, imar, kentsel dönüşüm gibi başlıklara tıkamak, kira fiyatları ya da kiracı‑ev sahibi anlaşmazlıklarıyla sınırlamak, fotoğrafın ancak küçük bir bölümüne bakmak anlamına gelir. Nüfus artışı, göç, kentsel dönüşüm, inşaat maliyetleri ve enflasyon gibi etkenler kira ve konut fiyatlarını kuşkusuz etkiler; ancak asıl problem, konutun bir sosyal politika alanı olmaktan ziyade bir yatırım ve piyasa nesnesi olarak ele alınmasıdır.
Bu karşılaşmada güçlü olan taraf bellidir. Oturmak için ev arayan insanın ihtiyacı acil, sermayesi sınırlıdır; peşinat biriktirecek, kredi çekecek, bunları yaparken işe gidecek, çocuğunu okula gönderecek, ailesinden ayrılacak, hayatını bir yere yerleştirecektir. Para kazanmak için ev arayanın ise bekleme, pazarlık etme, satın alımlarda fiyat yükseltme, dairelerini boş tutma, arzı kontrol ederek her fırsatta daha yüksek kira isteme, daha iyi zamanı kollama lüksü vardır. Devlet bu iki tarafı “piyasa kendi dengesini bulur” diyerek baş başa bıraktığında tarafsız kalmış olmaz. Aksine, müdahale etmeme kisvesi altında vatandaşının barınma ihtiyacının karşısında pozisyon almış, güçlü olan sermaye sahibinin tarafını seçmiş olur.
Aynı mantık, inşa edilen konutların biçimini de değiştirdi. Piyasa sosyal ihtiyaca değil azami getiriye baktığı için, büyük şehirlerde geniş ve erişilebilir, çocuklu ailelerin nefes alabileceği, insanların birbirini boğmadan bir arada yaşayabileceği evler yerine daha hızlı pazarlanan, metrekare başına daha çok kazandıran küçük daireler tüm dünyada çoğalıyor: stüdyo daireler, 1+1’ler, 2+1’ler, rezidanslar, kısa dönem kiralamaya uygun steril mekanlar, yatırım tipi konutlar, geçici yaşam kutuları peynir ekmek gibi konut stoğuna eklenirken şehirlerde, özellikle şehir merkezlerinde aile kurulacak yaşam alanları giderek azalıyor…
Sahi, şehirler aslında kimin için vardır? İçinde yaşayan insanlar için mi, yoksa üzerinden değer üretilecek bir yatırım alanı olarak mı? Bu soruya verilen yanıt, kent politikalarının yönünü belirler. Ne yazık ki devletler bu ikilemde tercihini yanlış taraftan yana kullanmış; şehri yaşayanların ortak mekânı olmaktan çıkarıp piyasanın bir nesnesi hâline getirmiştir.
Oysa şehir dediğimiz şey yalnız binaların, yolların, dükkanların toplamı değildir. Yaşayan bir mahallenin kendine özgü bir ritmi vardır: sabah okula giden çocuklar, dükkânını açan esnaf, işe yetişen insanlar, kapı önünde karşılaşan komşular, aynı sokaktan gün içinde defalarca geçen tanıdık yüzler… Bu küçük temaslar, bir kentin görünmez güven ağını kurar. İnsanlar birbirini tanımasa bile birbirinin varlığına alışır; sokak boş bir geçiş alanı olmaktan çıkar, ortak hayatın sahnesine dönüşür.
Fakat şehir merkezleri yalnızca ofislere, turistik kiralamalara, zincir mağazalara, pahalı kafelere ve yatırım amaçlı konutlara bırakıldığında bu ritim bozulur. Okulun, bakkalın, küçük esnafın, çocuk sesinin, yaşlı komşunun, mahalle lokantasının, gündelik karşılaşmaların yerini daha steril ama daha ruhsuz bir akış alır; pahalı ama sahipsiz merkezler ortaya çıkar. Oysa insanın yaşamak istediği yer, yalnız “değerlenen” yer değil; kullanılan, paylaşılan, güven veren, kalbi olan yerdir. Piyasa şehri kazanç hesabına göre düzenlediğinde, yalnız kiralar artmaz; sokağın hafızası, mahallenin güveni ve ortak hayatın gündelik dokusu da çözülür. Türkiye'nin tüm büyük şehirleri ile ilgili edilen şikayetlere kulak verirseniz tam olarak buna benzer şeyler duymanız son derece muhtemel olacaktır.
Bu zemin kaydığında sadece ücretli çalışanın bütçesi bozulmaz, toplumsal hayatın bütün mimarisi bozulur. Böylece ev, insanı dünyaya bağlayan bir yuva olmaktan çıkıp en ağır faturasına ve hayatına konulan görünmez bir sınıra dönüşmüş olur.
Bugün birçok genç yetişkin aile evinden ayrılamıyorsa ve yetişkinlik giderek ertelenen bir şeyse, bunu konfor tercihi ya da sorumluluktan kaçış olarak anlatmak gençlere büyük bir haksızlık etmek olur. Bir önceki kuşağın daha erken yaşta ulaştığı kimi imkânlar, bugünün gençleri için çok daha uzağa çekilmiş durumda. Elbette her kuşağın kendi alışkanlıkları, beklentileri, zayıflıkları vardır, fakat milyonlarca insan aynı eşiğe gelip duruyorsa, orada kişilik analizi değil, düzen analizi yapmak gerekir. Depozito, peşin kira, taşınma, eşya, fatura, ulaşım, gıda ve iş güvencesizliği üst üste bindiğinde, ekonomik bağımsızlık artık gençlik cesaretiyle aşılacak bir basamak olmaktan çıkar, sınıfsal bir imkâna dönüşür.
Geride kalan ise mahremiyeti sınırlı, kararları sürekli denetlenen, hayatı askıda duran mezunlar, emekli maaşıyla çocuk destekleyen anne babalar, çalıştığı hâlde evden ayrılamayan yetişkin çocuklar, dayanışma yeri olmaktan çıkıp farklı kuşakların sessiz gerilimlerinin sahnesine dönüşen aile evleri...
Yeni mezunları geride bırakıp, eşinden dostundan 'artık çoluk çocuğa karışma yaşının geldiği' imaları duymaya başlayanlarla devam edelim: Benzer şekilde, insanların aile kurma isteğiyle, aile kurabilme imkânı arasındaki mesafe de giderek açılıyor. Evlilik artık yalnızca iki insanın birbirini sevmesi, birlikte yaşamak istemesi, hayatını birleştirmesi değil, aynı zamanda ağır sonuçları olan bir finansal proje hâline gelmiştir.
İnsanlar artık yalnızca “Biriyle müşterek bir hayat kurmak istiyor muyum?” diye sormuyor. “Bu hayatı finanse edebilir miyim?” diye soruyor. “Çocuk istiyor muyum?” sorusunun yanına “Bu şehirde çocuk büyütebilir miyim?” sorusu ekleniyor. “Ailemden ayrılmak istiyor muyum?” sorusunun yanına “Ayrılırsam ayakta kalabilir miyim?” sorusu geliyor.
Bu sebeplerle, aile konusunda ne aileyi küçümseyen bir modernite dili, ne de aileyi soyut bir kutsala indirgeyip bütün toplumsal gerçekleri örten bir muhafazakârlık konunun özüne inemiyor. Kolay olan “gençler evlenmiyor”, “kimse çocuk istemiyor”, “aile değerleri zayıfladı”, “insanlar bireyselleşti” diye atıp tutmak tabii ama, bu atıp tutan çok bilmişlere toplumun temelini oluşturan ailenin boşlukta var olan bir değerler manzumesi olmadığını arada hatırlatmak icap ediyor. Çünkü bir toplumda ev kurmanın maliyeti olağanüstü artmışsa, gençlerin düzenli işe ve insani ücretlere erişimi zayıflamışsa, kadınların hem çalışıp hem ev içi emeğin büyük bölümünü taşımaları bekleniyorsa, çocuk bakımı ve sonrasında eğitimi pahalı ve güvencesizse, yetmezmiş gibi yaşlı bakımı da ailelerin üzerine yıkılıyorsa, büyük şehirlerde eve giren iki maaş bile çoğu zaman ancak ayakta kalmaya yetiyorsa, aile krizini yalnızca kültürel bozulma olarak yansıtmak en hafif tabirle gerçeği örtmektir.
İnsanın bir yere yerleşme, kök salma ihtiyacı yalnız ekonomik değildir. İnsan dünyada kendine ait bir nokta ister: dostunu çağıracağı, yalnız kalmak istediğinde kapısını kapatacağı, çocuğunun boyunu kapı pervazına işaretleyeceği, yaşlı annesine bir oda ayıracağı, bir bitki büyüteceği, evcil hayvanıyla kanepede uyuklayacağı, kitaplarını dizeceği, sevdiğiyle sofra kuracağı ya da sadece yorgun döndüğünde suçluluk duymadan oturacağı bir yer. Bunlar lüks ya da zenginlik değil, insan onuruna yaraşır bir hayatın en sıradan, en haklı başlangıç koşullarıdır.
Bu koşullara erişim imkanı ortadan kalktığında insan yalnız çatısını kaybetmez; geleceğe dair cesaretini, ilişkilerine dair güvenini, toplum içindeki yer duygusunu da kaybeder. Ev kuramayan insan, hayatını da tam anlamıyla asla kuramaz. İşte tam da bu boşlukta, tüm bunları başımıza saran mekanizmanın en sinsi cümlesi duyulur: Bütün bunlarla tek başına baş etmelisin; baş edemiyorsan suç da sende, sorun da sende.
Bir sonraki yazıda buradan devam edelim...
Yorumlar
Yorum Gönder