Önceki yazılarda isimsiz ve sessiz çoğunluğun hayat mücadelesine farklı açılardan bakarak bu noktaya kadar geldik: Gençler okuyor, mezun oluyor, girebilirse bir işe giriyor ama aldığı maaşla hayat kuramıyor, bir odanın kapısını kapatacak kadar bağımsızlaşamıyor. Kirasını, faturasını, yol parasını, gıdasını, belki ailesine vereceği desteği düştükten sonra geriye gelecek diye bir şey kalmadığını fark ediyor. Ev kurmak, aile kurmak, bir şehirde kendi başına yaşamak, çocuk sahibi olmayı düşünmek, hatta bazen eş-dostla bir akşam yemeğine çıkmak bile artık yalnızca sosyal bir tercih değil, ekonomik bir imkansızlığa dönüşmüş durumda...
Buraya kadar görünür olan maddi baskıları ve 'dışarıdaki' hayatı bu yazıda geride bırakıp, takip ettiğimiz sessiz milyonların içine dönmek ve bu gittikçe ağırlaşan hayatın, insanların iç sesini dahi nasıl ele geçirdiğine değinmek istiyorum.
İç ses de önemlidir çünkü bu sistem, yalnızca eşitsizlik üretip bunu insanların hayatına sokmakla kalmaz; eşitsizliğin nasıl anlaşılacağını, nasıl yorumlanması gerektiğini de belirlemeye çalışır ve ne yazık ki başarır. Kişinin kazandığı ücret yetmediğinde bunun adı emeğin değersizleşmesi olmaz; kişinin yeterince vasıflı olmaması olur. Vatandaş daha çok çalışmalı, kendini daha çok geliştirmeli, bir üstteki maaş skalasına kendini 'atmalı' ve maaşını yükseltmelidir. Konut fiyatları ve kiralar artarken konutun bir yatırım aracına dönüşmesi ya da şehirlerin normal insanlar için planlanmıyor olması hakkında katiyen konuşulamaz; sonuçta alan alıyordur, siz alamıyorsanız sizde bir problem olmalıdır. Çok değil bir jenerasyon önce sıradan bir emekli ikramiyesiyle ev alındığı ve bu evin çocukların geleceğini kurtarmak anlamına geldiği unutuluverir. Milyonlar gelecek kurmakta problem yaşarken bunun adı gelir adaletsizliği olmaz; kişinin cesaretsizliği, disiplinsizliği, yanlış tercihleri olur.
Bu, bireyin kendi içinde yaptığı doğal bir muhasebe değildir. Çağın dili, düzenin kusurlarını bireyin kusuru gibi göstermek üzere kurulmuştur. Yapısal baskı karakter meselesine, ekonomik eşitsizlik motivasyon sorununa, adaletsizliği yaratan siyasal ve ekonomik tercihlerin sonucu kişilerin yetersizliğine indirgenir. Böylece düşük ücretler, yüksek kiralar, güvencesiz ve kölelik sınırında gezen işlerle uğraşmak zorunda olan insanlar, sorunu kendilerinde arar halde bulurlar. Adı konulmasa da bir sınıf savaşının kaybeden tarafında yer alıyor oldukları gerçeği, çaktırılmadan halının altına süpürülür.
Eşitlik, insan onuru, adalet gibi kavramlar doğanın kendiliğinden ürettiği gerçekler değil; insanlığın barbarlığa, keyfiliğe ve güç düzenine karşı uzun mücadelelerle kurduğu ahlaki ve siyasi ilkelerdir. Hayatın çıplak gerçekliğinde insanlar elbette birbirinden farklıdır: Kimi daha yeteneklidir, kimi daha çalışkandır, kimi daha zekidir, kimi daha dirençlidir, kimi de yalnızca daha şanslıdır. Bu yüzden başarıyı kişisel niteliklerin sonucu gibi anlatmak, ilk bakışta ikna edici görünebilir. Kaldı ki arada bir bağlantı da muhakkak vardır...
Neoliberal hikâyenin gücü de buradan gelir: Hayattaki gerçek farklılıkları alır, onları toplumsal eşitsizliklerin üzerini örten bir açıklamaya dönüştürür. Böylece bazı insanların karakter olarak daha çalışkan ya da başarıya meyilli olduğu gerçeği, başarısız olan herkesin bunu hak ettiği için başarısız olduğu fikrine zahmetsizce bağlanır. Bu anlatı insanlar arasındaki doğal ve kişisel farkları görünür kılarken sınıfın, mirasın, aile desteğinin, coğrafyanın, eğitimin, bağlantıların ve servet düzeninin başarıya etkisini, işine öyle geldiği için kenara, gözden uzağa süpürür.
İstediği hayatı kuramayan milyonlara sürekli başarısız olduklarının söylendiği bir devirde yaşıyoruz. Bir iş ya da zanaat öğrenip canını dişine takarak çalışmak artık bir hayat kurmaya yetmediği için, başarılı sayılmaya da yetmiyor. İşte bu 'başarısız' insanlar, adeta bir mantra gibi sürekli aynı şeyi duyuyor ve bir süre sonra inanarak tekrarlamaya başlıyor: Yeterince çalışmadın. Doğru bölümü seçmedin. Kendini geliştirmedin. Risk almadın. Network kurmadın. Zamanını iyi yönetmedin. Daha disiplinli, daha pozitif, daha esnek, daha girişimci, daha görünür olmalıydın. Kendine yatırım yapmalıydın. Kendini pazarlamalıydın. Fırsatları görmeliydin. Sorun ekonomide, siyasette, piyasada, ücretlerde, kiralarda değil; sende. Yapan yapıyor.
Bu dilin gücü, suçu doğrudan ilan edip suçluyu asmasında değil, insanın dünyayı yorumlama biçimini yavaş yavaş değiştirmesindedir. Düzen kendi payını gözden uzaklaştırırken; sahnede yalnız birey kalır ve bu birey kendi iç sesiyle baş başadır. Başarırsa kendi markasıdır. Başaramazsa kendi hatasıdır ve yeniden denemeli, daha iyi performans göstermelidir. Yeni dünyanın başarı ölçüleri bellidir: iyi bir ev, pahalı bir araba, uzak tatiller, seçkin mekânlar, sergilenebilir bir hayat. Fakat bu başarı anlayışı, insanlara yalnızca çalışmayı değil sürekli rekabet etmeyi; yalnızca ilerlemeyi değil, başkalarını geride bırakmayı öğretir. Dahası, bu öğüt tek bir kişiye değil, aynı anda milyonlarca insana verilir. Herkese “kendini kurtar”, “öne geç”, “fırsatı yakala”, “diğerlerinden ayrış” denildiğinde, toplum ortak refah arayan bir insan topluluğu olmaktan çıkar; daralan imkânlar etrafında birbirini iten, eleyen, ezen bir kurtlar sofrasına dönüşür. Böylece yükselmek, birlikte daha iyi bir hayat kurmanın parçası olmaktan çıkar; başkalarının önüne geçme, gerekirse onların omuzlarına basarak yukarı tırmanma becerisi haline gelir. 'Yukarıda' ise yer doğal olarak sınırlı olduğu için duvara çarparak geri yerlerine dönmek zorunda kalan milyonlar, kendi bireysel suçluluklarıyla baş başa bırakılır, zira 'aşağıda' kesilen hesap bireyseldir.
Düşük ücret, yüksek kira, güvencesizlik, borç ve gelecek kaybı ortak bir kader gibi yaşanır; fakat ortak bir sorun olarak adlandırılmaz. Herkes aynı baskıyı hisseder, ama herkes bunun kendi hayatına özgü bir eksiklik olduğunu sanmaya yönlendirilir. Böylece düzen, insanları yalnızca ekonomik olarak değil, düşünsel olarak da birbirinden ayırır. Aynı yapının altında ezilen insanlar, birbirlerini aynı sınıfın üyeleri olarak değil, yarıştaki rakipleri olarak görmeye başlar.
Neoliberalizm bu yüzden yalnızca bir ekonomi politikası değildir; aynı zamanda bir suçluluk rejimidir. Ürettiği yapısal sorunları bireyin karakterine, psikolojisine ve ahlakına tercüme eder. İşsizlik bir istihdam rejimi meselesi olmaktan çıkar, “kendini yeterince geliştirmeme” meselesi olur. Düşük ücret, emeğin pazarlık gücünün kırılmasıyla değil, kişinin “katma değer yaratamamasıyla” açıklanır. Ev kuramamak konut piyasasının ve gelir dağılımının sonucu değil, “plansızlık” ya da “cesaretsizlik” gibi anlatılır. Geçinememek bir ekonomik düzen sorunu değil, “finansal okuryazarlık eksikliği” haline gelir.
Kişisel gelişim kültürü de tam burada devreye girer. Kitap raflarında, şirket eğitimlerinde, sosyal medya videolarında, seminer sahnelerinde aynı dilin farklı tonlarını duyarız: Konfor alanından çık. Kendinin en iyi versiyonu ol. Bahane üretme. Zihniyetini değiştir. Daha çok iste. Daha çok dene. Daha çok risk al. Bu cümleler tek başına alındığında masum, hatta kimi zaman yararlı görünebilir. Fakat toplumsal bir atmosfer haline geldiklerinde başka bir işleve kavuşarak bahsettiğim mesajı körükleme işlevini görürler. Çünkü herkes kendi “en iyi versiyonu” olmakla meşgulken, kimse “Neden bu kadar insan aynı anda yorgun, borçlu, kaygılı ve geleceksiz?” sorusunu yeterince yüksek sesle soramaz.
Herkesin gözüne sokulan başarı hikâyeleri ise elbette yalnızca sahnenin ışık alan kısmını anlatır: Azim, çalışkanlık, cesaret, risk alma, vazgeçmeme ve sonuç olarak başarma. Gazeteler, dergiler, internet siteleri bu başarı hikayeleriyle dolu: 22 yaşında kendi şirketini kurdu, milyarder oldu... Elbette bunlar vardır fakat aynı hikâyelerde aile desteği, miras, iyi okul, yabancı dil imkânı, güvenli çocukluk, güçlü çevre, sağlık, yaşanılan şehir, kriz anında dayanılacak bir ev ya da hesapta duran birikim gösterilmez. Başarı bireyselleştirilince başarısızlık da bireyselleştirilmiş olur. Böylece sınıf, coğrafya, servet, kamu politikası ve eşitsizlik, kişisel iradenin gölgesinde kaybolur.
Oysa azim sermayenin yerini tutmaz. Disiplinli çalışmak, makul bir ücret anlamına gelmez. Motivasyon erişilebilir konutun, kaliteli bir milli eğitimin, sosyal güvenliğin, örgütlü emeğin ve güçlü kamu hizmetlerinin yerine konulamaz. Bir sistem bütün bu ortak zeminleri zayıflatıp bireye yalnızca “kendine yatırım yap” diyorsa, ona gerçek özgürlük değil, pahalı bir yalnızlık sunmaktadır.
Bugünün insanından istenen yalnızca çalışması da değildir; kendisini sürekli pazarlaması beklenir. Artık kişi yalnızca öğretmen, mühendis, avukat, yazılımcı, garson, tasarımcı, memur ya da işçi değildir. Aynı zamanda kendi markasıdır. Profilini güncel tutmalı, bağlantı kurmalı, başarılarını görünür kılmalı, yeteneklerini sergilemeli, hikâyesini anlatmalı, potansiyelini parlatmalı, piyasanın dikkatini üzerinde tutmalıdır. Çalışmak yetmez; çalışıyor görünmek de gerekir. Bilmek yetmez; bildiğini satılabilir bir dile çevirmek de gerekir. Başarının ölçütü karmaşıklaştıkça, bireyi suçlamak için kullanılabilecek bahanelerin sayısı da artar: "Evet her şeyi denemişsin, ama belki girişimcilikle ilgili şu kitabı da okursan..."
Bu yeni dünyanın dili özgürleştirici görünür: Kendi yolunu çiz, tutkunu mesleğe dönüştür, kendi işinin patronu ol, fırsatları kovala. Fakat perde aralandığında karşımıza çoğu zaman başka bir gerçek çıkar. Güvencesizlik girişimcilik diye, sürekli performans mecburiyeti kişisel marka diye, belirsizlik özgürlük diye sunulur. İnsan yalnızca emeğini değil, kişiliğini, ilişkilerini, gündelik hayatını, hatta kırılganlığını bile piyasanın diline tercüme etmeye zorlanır.
Burada “esneklik” kelimesi özel bir yer tutar. Son kırk yılın ekonomi dili, emeğin güvence kaybını modernlik ve dinamizm kisvesi altında anlattı. Esnek çalışma, proje bazlı işler, geçici sözleşmeler, performansa dayalı ücret, sürekli hareketlilik, yeniden beceri kazanma mecburiyeti… Bunlar çoğu zaman yeni dünyanın imkânları olarak pazarlandı.
Oysa güvencesizlik özgürlük değil, taşeronluktur, ki bunun anlamını hepimiz artık biliyoruz. İnsan ne zaman dinleneceğini, ne kadar kazanacağını, hangi zeminde ayakta duracağını bilmiyorsa, orada özgürlükten değil, sürekli tetikte yaşamaktan söz ederiz. Modern insanın yorgunluğu tesadüf değildir.
Bugünün insanının özgürlüğü, sürekli istihdam edilebilir, çekici, 'faydalı', dayanıklı ve duygusal olarak dengeli (Türkçesi, 'köleliğini abartmayan, sorun çıkartmayan'), sosyal olarak görünür, her an kendini geliştiren ve daima erişilebilir olmak anlamına geliyor. Aynı insan başarısız olursa, bunun bütün sorumluluğunu da tek başına taşıması isteniyor. Kısacası özgürleşme vaadi, insanı koruyan ortak zeminler güçlenmeden bireyin omuzlarına bırakılan ağır bir performans yüküne dönüşmüş durumda.
Elbette insanın kendini geliştirmesi, emek vermesi, öğrenmesi, disiplinli olması değersiz değildir. Aksine, bunlar insan hayatının saygın yanlarıdır, işleyen demir gerçekten de ışıldar. Fakat defalarca yazdığım bir cümleyi tekrar etmek gerekirse, bir toplumda milyonlarca insan benzer biçimde aynı duvara çarpıyorsa, artık orada yalnızca tek tek insanların karakterinden söz edemeyiz. O duvarın neden orada durduğunu sormamız, duvarı ören iktisadi ve siyasi aklı sorgulamamız gerekir.
Dünyanın dört bir tarafında, bambaşka arka planlarda olduğu halde benzer şekilde ortaya çıkan ve yaşanan bu tabloyu kişisel başarısızlık diye okumak, sınıfsal bir sistem sorununu bireysel hikâyelere bölerek görünmez kılmaktır ve bunun başarılması, neoliberal çağın en önemli ideolojik kazanımlarından biridir..
Bu sorumluluk saptırmasının en kullanışlı kalkanı ise günümüzün bireycilik anlayışıdır. Çünkü mesele “bireysel tercih”, “kişisel yolculuk”, “kendini gerçekleştirme”, “potansiyelini açığa çıkarma” diliyle anlatıldığında sınıf ilişkileri geri çekilir. Ücret konuşulmaz, performans konuşulur. Servet konuşulmaz, zihniyet konuşulur. Miras konuşulmaz, motivasyon konuşulur. Kamu hizmetleri, sendikasızlaşma, konut politikası, eğitimde fırsat eşitsizliği, bakım yükü, bölgesel adaletsizlik konuşulmaz; kişinin kendine ne kadar yatırım yaptığı konuşulur. Böylece düzen kendi izini siler; geriye yalnız bırakılmış bireyin kusurları kalır.
Yeri gelmişken, bireycilik meselesi de kavram kargaşasının zaman zaman ciddi kafa karışıklığı yarattığı; bu kafa karışıklığının ise liberaller tarafından bilinçli biçimde kullanıldığı alanlardan biridir. Bu kafa karışıklıklarının kullanılmasının bir örneği, daha liberalizmin tanımından başlar. Klasik ve başarılı bir taktik olarak liberaller, siyasal liberalizm ile ekonomik liberalizmi, sanki birbirinden ayrı düşünülemez iki unsurmuş gibi birbirine bağlamak; kritik kamu kaynaklarının özelleştirilmesine, yani ekonomik liberal bir fikre karşı çıkanları sanki siyasal liberalizme de karşıymış gibi etiketlemek; tartışmayı “Ne yapalım, bütün hak ve özgürlüklerimizden vazgeçip diktatörlükle mi yönetilelim?” noktasına taşımak konusunda uzmanlaşmışlardır örneğin.
Oysa siyasal liberalizmin temsil ettiği alan, yani bireyin devlet iktidarı ve farklı hegemonik güçler karşısında tarihsel mücadelelerle elde ettiği haklar, küçümsenecek bir miras değildir elbet. Bu haklar, modern toplumların en önemli kazanımları arasında yer alır ve korunmalıdır. Ancak buradan, ekonomik liberalizmin bütün sonuçlarıyla kabul edilmesi gerektiği sonucu çıkmaz, zira devlet karşısında özgür bireyi savunmak ile kamu kaynaklarının ve temel hizmetlerin piyasa mantığına devredilmesini savunmak aynı şey değildir. Başka bir ifadeyle, insanın devletin tahakkümü altında yaşamak istememesi, onu zorunlu olarak özelleştirme siyasetinin destekçisi yapmaz. Ama liberallere sorarsanız sizi yaptığına ikna etmeye çalışacaklardır ya neyse, şimdi oraya girmeyelim. Buraya bireycilikten gelmiştik... Bireycilik de çoğu zaman yukarıda bahsettiğime benzer bir yanıltmanın kaynağı olarak kullanılır.
Birey olma fikri, başlangıçta güçlü ve çoğu bakımdan gerekli bir özgürleşme vaadiydi… Dolayısıyla bireycilik meselesini baştan mahkûm etmek gibi kolay bir yola sapmamak gerekir. Özellikle 1960’lar ve 1970’lerle birlikte insanlar ailede, cinsellikte, toplumsal cinsiyet rollerinde, evlilikte, dinde, çalışma hayatında ve kültürde geleneksel otorite biçimlerine daha açık biçimde itiraz etmeye başladılar. Bu, basitçe bencillik ya da ahlaki bir çözülme değil, bir özgürleşme hamlesiydi. Kadınlar ev içi bağımlılığın ötesinde bir hayat istiyordu. Gençler boğucu itaat kalıplarına karşı çıkıyordu. Azınlıklar tanınma ve eşit yurttaşlık talep ediyordu. İnsanlar kimi seveceklerine, nasıl yaşayacaklarına, neye inanacaklarına kendileri karar vermek istiyordu.
Bu yüzden düzenin bireyleri kullanış şekline karşı çıkarken eski kolektif düzeni romantize etmek doğru değildir. Aile, mahalle, köy, din ya da gelenek; aidiyet ve dayanışma ürettiği kadar insanın kiminle evleneceğine, nerede yaşayacağına, hangi mesleği seçeceğine, nasıl giyineceğine, neye inanacağına, hangi acısını içine atacağına ve hangi haksızlık karşısında susacağına başkalarının karar verdiği dar bir denetim alanı işlevi de görüyordu. Eski dünyanın her bağı insanı güçlendiren bir bağ değildi; bazıları insanı hayata bağlamaktan çok, onun kendi hayatı üzerindeki söz hakkını elinden alan görünmez duvarlardı. Dolayısıyla problem, insanların dünün baskıcı cemaat düzeninden kaçarak birey haline gelmesi değildi.
Mesele, özgürleştirici bir fikrin piyasa tarafından ele geçirilmesi, içinin boşaltılması ve tersine çevrilerek piyasanın hizmetine sokulmasıydı.
1970’lerin sonundan ve 1980’lerden itibaren bireycilik, neoliberal ekonomi anlayışıyla birleştiğinde anlam değiştirdi. Margaret Thatcher’ın meşhur “Toplum diye bir şey yoktur” sözü, bu dönüşümün sembol cümlesi haline geldi. Birey artık öncelikle hak sahibi bir yurttaş olarak değil; esnek, hareketli, kendine yatırım yapan, kendini pazarlayan, kendini sürekli geliştiren ve piyasa koşullarına uyum sağlamakla şahsen yükümlü bir ekonomik birim olarak görülmeye başlandı. Özgürlük, kamusal haklarla güçlendirilmiş bir insanlık hali olmaktan çıkarılıp piyasa ve sistem içinde tek başına ayakta kalma becerisine indirgenmeye başladı. Tek başına ayakta kalamayan bireyin 'başarısız' addedilmesi ve her şeyin sorumluluğunun bu bireyin omuzlarına yüklenebilmesine giden yolu açan en önemli araçlardan biri, bireycilik anlaşının bu dönüşümüdür.
Lafın kısası, geldiğimiz noktada evden ayrılamayan genç “rahatına düşkün, tembel” olarak yaftalanır. Evlenmeyen insan “bağlanmak istemiyor” sayılır. Çocuk yapmayan çift “bireyselleşmiş” görünür, ailelerin küçülmesi ve nüfus artışının azalması gayrisafi milli hasılayı etkiler, onun faturası da evli çiftlere kesilir. İşinden memnun olmayan kişi “tutkusunu bulamamış” kabul edilir, kınanır. Borç içindeki çalışan “para yönetemiyor” denilerek açıklanır, zaten muhtemelen kumara da düşkündür... Yorulan insanın “stres yönetimi” öğrenmesi beklenir. Bütün bu karakterler kendilerine özgü tavsiye ve yargılamalara boğulurken ücretler, kiralar, çalışma saatleri, servet dağılımı, sendikasızlaşma, bakım yükü, kamu hizmetlerinin zayıflaması, tekelleşme ve piyasa gücünün yoğunlaşması geri plana çekilir; onların yerine karakter, tercih, zihniyet, yaşam tarzı ve motivasyon gibi kelimeler geçer.
Dilin değişmesi, siyasetin alanını da daraltır. Çünkü bir sorun karakter meselesi olarak tanımlandığında, çözümü de kişisel tavsiyeye indirgenir. Daha iyi plan yap, daha az harca, daha çok çalış, daha çok öğren, daha çevik ol, daha güçlü kal, çocuğu da yapıver, yaşın geçecek... Fakat konuya bütüncül olarak bakılırsa, başka sorular kaçınılmaz hale gelir: Emeğin payı neden düşüyor? Konut neden yatırım aracına dönüştü? Eğitim neden giderek daha pahalı ama daha az güvence veren bir yarışa benziyor? Gençler neden aile desteği olmadan bağımsızlaşamıyor? Kadınların omzundaki bakım yükü neden hâlâ görünmez sayılıyor? İnsanlar neden tam zamanlı çalıştıkları halde gelecek kuramıyor?
Neoliberal ideoloji tarafından indoktrine edilmiş siyaset ve siyasetçiler, bu ağız tadı kaçıran soruları sormayı sevmediği gibi, bu soruların sorulmasını da sevmez. Çünkü bu sorular insanı kendine kızmaktan çıkarıp sistemi sorgulamaya götürür. Sürekli kendi eksiklikleriyle yüzleştirilen, çalışıp didindiği halde geçinemediği için kızması gerekirken utanan, yorulduğu için şartlarına isyan edeceğine kendini suçlayan; kısacası ekonomik baskı sebebiyle sürekli içselleştirilmiş bir mahkemede kendini yargılayan milyonların suçu her daim kendinde bulması, suyun başını tutanların işine gelecektir elbet.
Siyasetin görevi, yaşanan sıkışmanın adını doğru koymak; insana sürekli “Sen suçlusun” diyen çağın karşısına, gerçek sorumlulukla sahte suçluluk arasındaki farkı bas bas bağıran bir alternatif kurmaktır.
Biz bu arada önümüzdeki yazıda, hayatlarını takip ettiğimiz milyonların günün sonunda biraz nefes almak, biraz oyalanmak, biraz unutmak ve biraz kendilerinden kaçmak istedikleri anda karşılarına çıkan yeni piyasaya, yalnız hayatın değil, hayattan kaçışın bile nasıl kuşatıldığına ve faturalandırıldığına bakalım...
Yorumlar
Yorum Gönder