Dizinin önceki yazılarında insanların hayat kurma imkânlarının nasıl daraldığına farklı açılardan bakmaya çalıştık. Genç okuyor, mezun oluyor, iş bulabilirse çalışmaya başlıyor; fakat aldığı ücretle ne bağımsızlaşabiliyor, ne güvenli bir gelecek planlayabiliyor, ne de çoğu zaman kendine ait küçük bir hayat alanı kurabiliyor. Ev pahalı, şehir pahalı, dışarı çıkmak pahalı, çocuk sahibi olmak pahalı, yaşlı bakımı pahalı, sosyalleşmek bile giderek daha pahalı. Bütün bunların üstüne bir de insana sürekli olarak yaşadığı ve memnun olmadığı hayatın kendi yetersizliğinden kaynaklandığı söyleniyor: Daha çok çalışmalı, daha esnek olmalı, daha girişken davranmalı, daha disiplinli yaşamalı, daha güçlü kalmalı...
Bugün de tüm bunlardan bunalan ve günün sonunda fethedilen 'dışarıdan' kaçıp yorgun argın evine sığınan ya da yalnızca biraz kafa dağıtmak isteyen insanın başına gelenlere bakalım isterim.
Bir zamanlar boş zaman dediğimiz şey, hiç değilse kısmen insanın kendisine ait bir zaman ve alan olarak düşünülebilirdi. Dostlarla oturmak, aileyle zaman geçirmek, mahallede dolaşmak, kitap okumak, müzik dinlemek, maç izlemek, oyun oynamak, televizyon karşısında biraz oyalanmak, bir hobiyle uğraşmak, kendi ritmine dönmek… Bunların hiçbiri piyasanın tamamen dışında değildi elbette; fakat bugün gelinen noktada insanın dinlenme ve 'dışarıdaki' hayattan kaçış ihtiyacı tamamen ölçülen, yönlendirilen, paketlenen, fiyatlandırılan ve sürekli yeniden satılan bir alana dönüşmüş haldedir. İşten çıkıp evine dönen insan artık piyasanın dışına çıkmıyor; yalnızca 'sağılacağı' başka bir bölüme geçiyor.
Öncelikle insanların telefona, sosyal medyaya, televizyona, dizi platformlarına, oyunlara, kısa videolara, alışveriş uygulamalarına, haber akışlarına ya da bahis ekranlarına yönelmesini ve giderek bağımlı hale gelmesini yalnızca irade zayıflığı, kültürel çürüme ya da yeni nesil alışkanlığı olarak açıklamak kolay olsa da yeterli değildir. İnsanlar durup dururken ortak hayattan çekilmediler. Bu dizinin üçüncü yazısında değindiğim üzere, şehir hayatının ve kamusal alanların sıradan insanlar için giderek daha ulaşılamaz olması, altta yatan sebeplerden birisi ve belki de en önemlisidir.
Dışarıdaki hayat pahalılaştıkça, şehirler yorucu hale geldikçe, insanın ayda bir kere dışarıda bir akşam yemeğinde eşiyle dostuyla buluşması bile bütçede onarılamaz delikler açmaya başladıkça, bir yere gitmek giderek daha fazla zaman, enerji ve para gerektirmeye başladıkça, insanın elinde kalan en hızlı, en ucuz ve en zahmetsiz kaçış alanı da evin içindeki ekranlar oldu.
80’li yıllarda sosyolog Ray Oldenburg tarafından ortaya atılan bir kavram olan “üçüncü mekânlar” da bu bağlamda önemlidir: Üçüncü mekânlar, ev ve iş yeri/okul dışında, insanın para harcamadan ya da en azından ciddi bir tüketim baskısı altında kalmadan vakit geçirebildiği, başkalarıyla temas kurabildiği, kendini müşteriden ibaret hissetmediği kütüphane, park, meydan, gençlik merkezi, spor alanı, sahil, sokak ve benzeri ortak alanlar olarak adlandırılır. Bu tür mekânlar bahsettiğim şekilde zayıfladıkça, ortadan kalktıkça ya da tümüyle tüketime bağlandıkça, insanlar yalnızca dışarı çıkma imkânını değil, rastlantısal karşılaşmaları, plansız, ayak üstü sosyalleşme imkanlarını, mahalle hissini ve ortak hayat duygusunu da kaybetti. Sonuçta kalabalık şehirlerde yaşayan milyonlar, birbirine temas edemeyen yalnız bireylere dönüşerek; günün sonunda da ilişki kurmak, oyalanmak, görünmek, unutmak ya da biraz nefes almak için ekranlara mahkum kaldı. Her yazıda ısrarla vurguladığım gibi, bu Türkiye'ye özgü değil, dünyanın her tarafında gözlemlenebilen bir değişimdir.
İçinde yaşadığımız çağın kronik problemlerinden birisi olan yalnızlık da bu yüzden yalnızca bireylerin kontrolünde olan bir konu ya da bir karakter meselesi değildir. “İnsanlar bireyci oldu”, “kimse kimseyle görüşmüyor”, “herkes ekrana gömüldü” demek meselenin etrafında dolaşmak olur. Ortak hayatın maddi zemini zayıfladığında, insanların birbirine temas etmesi de zorlaşır. Görüşmek için, bir ilişkiyi canlı tutmak için zaman gerekir, para gerekir, enerji gerekir, insana ait bir mekân gerekir. Bunlar azaldığında ise insanlar kalabalık şehirlerde dahi yalnız kalır.
İşte günümüzün eğlence anlayışları, 'dışarıda' çözülen bağlara alternatif olarak 'içeride' sunulan yeni bağlantı biçimleridir: İzlenecek bir dizi, oynanacak bir oyun, bir akıllı telefon ekranında birbirini takip eden, 'sizin için özel olarak derlenmiş' ve asla bitmeyen içerikler, yapılacak bir kupon, gezilecek bir online mağaza, takip edilecek bir kriz, satın alınacak küçük bir rahatlama... Ücretsiz üçüncü mekânların aksine tüm bunlar, 'evinizin rahatlığı altında' size sunulduğu için ufak bir ücret de gerektirmektedir tabii. Bu ücret tek seferlik bir satın alma bedeli, aylık bir abonelik ya da ücretsiz gibi görünen hizmetler karşılığında insanın verisini toplayıp ona reklam gösteren ve sonuç olarak farklı şeyler satan bir takas da olabilir.
Geldiğimiz noktada insanın eğlencesi, insanı hayata geri dönmeye hazırlayan molalar olmaktan çıkıp, onun dikkatini yakalayan, davranışını öğrenen, duygusunu işleyen ve zamanla onu yeniden piyasaya bağlayan düzeneklere dönüştü. Kaçışın piyasalaşması olarak tarif edebileceğimiz süreç kısaca dikkatin önce ekrana bağlanması, sonra kişiselleştirilmesi, veriye ve gelire çevrilmesi ve nihayet eğlence, dinlenme, bilgi, sosyalleşme adı altında adım adım fiyatlandırılmış bir erişim alanına dönüşmesi şeklinde işlemektedir.
Televizyon bunu zaten uzun zamandır yapıyordu. Evlerin salonuna uzun yıllar önce yerleşen o (gittikçe büyüyen) ekran, yalnızca eğlence sunan masum bir kutu değildi tabii; toplumun merakını, öfkesini, korkusunu, acısını ve dedikodu ihtiyacını düzenli bir yayın akışına bağlayan ilk büyük makinelerden biriydi. Gündüz kuşakları, bitmeyen tartışma programları, felaket hissiyle kurulan haber bültenleri, her akşam yeniden ısıtılan öfke başlıkları, insanın zihnini sakinleştirmekten çok onu ekrana bağlı tutmak ve zihnini dizayn etmek üzere çalıştı. Fakat televizyonun sınırı, izleyiciyi ancak toplu halde yakalayabilip, herkese aşağı yukarı aynı akışı sunmak zorunda olmasıydı. Kimin neye ne kadar baktığını, hangi anda sıkıldığını, hangi görüntüde kaldığını, hangi duyguya daha kolay kapıldığını bugünkü inanılmaz detaylara kadar bilmek mümkün değildi.
Bugünün farkı ise bu noktada başlıyor: Dijital platformlar, televizyonun yaptığı şeyi çok daha kişisel, çok daha sessiz, çok daha derin ve efektif bir hale getirdi. Artık yalnızca bir yayın akışı yok; kişinin alışkanlıklarına göre biçimlenen, onun zayıflıklarını, düzenini, tercihlerini, merakını ve dikkatsizliğini tanıyan bir izleme düzeni var. Dizilerde bir bölüm biter bitmez diğerinin başlaması, diziyi bitirseniz bir başkasının sırada beklemesi, kişiye özel derlenmiş kısa videoların sonu gelmez bir şekilde akması, öneri sistemlerinin insanı benzer hikâyelerin, benzer yankı odalarının içine çekmesi, online davranışların kaydedilmesi, ekrandan ayrılmayı zorlaştıran küçük tasarım kararları tesadüfi ayrıntılar değil. Bunlar, eğlencenin artık yalnızca içerikten değil, davranışı yöneten arayüzlerden de oluştuğunu gösteriyor. İnsan ne izleyeceğini, ne okuyacağını, ne oynayacağını seçtiğini sanıyor; fakat çoğu zaman asıl mesele insanın ne kadar süre daha 'orada' tutulabileceği ve ona bu süreçte başka neler satılabileceği oluyor.
Sosyal medya ise bu mantığı bir adım daha ileri taşıdı. Çünkü sosyal medyada insan artık yalnızca izleyici değildir; aynı zamanda hem izleyici, hem üretici, hem de malzemedir. Ne kadar durduğu, neye baktığı, hangi görüntüde oyalanıp hangi tartışmaya girdiği, kime imrendiği, neye kızdığı, hangi ürüne yaklaştığı, hangi fikir karşısında duraksadığı sürekli ölçülür. İnsan orada hem tüketici hem veri, hem izleyici hem ürün, hem konuşan kişi hem de işlenen kaynaktır. Televizyon insanın dikkatini ekrana bağlamıştı; sosyal medya o dikkatin iç yapısını parçalarına ayırıp satılabilir hale getirdi.
Bu düzenin en verimli hammaddelerinden biri de eksiklik duygusudur. Ekonomik problemlerle uğraşan, istediği hayatı çalışıp didinmesine rağmen bir türlü elde edemeyen insan, sosyal medyada başkalarının seçilmiş hayatlarıyla karşılaşır: tatiller, evler, kusursuz bedenler, ağız sulandıran sofralar, imrenilecek ilişkiler, çocuklar, başarılar, gülüşler, yeni başlangıçlar, temiz mutfaklar, düzenli çalışma masaları, kalabalık arkadaş sofraları… Kendi hayatında ödenmemiş bir fatura, ertelenmiş bir iş, dağınık bir oda, yorgun bir beden ve yarına ertlenmiş kaygılarla baş başa olan insanın sosyal medyada gördükleri yalnızca imrenme değil; daha derin bir geri kalmışlık, gecikmişlik ve yetersizlik duygusu üretir. Milyonların sürekli karşı karşıya kaldığı bu geri kalmışlık ve yetersiz hissetme hali, daha önce bahsettiğim üzere suçu bireyin üstüne atmak bakımından son derece faydalıdır. Başkalarının başarı hikayelerine sosyal medyada sürekli şahit olan bireyi, başaramamasının sebebinin kendi eksikliği olduğuna ikna etmek çok da zor değildir. Sistem için faydalı çarklar olmalarının yanında bu düşkün bireylerin bir diğer avantajı ise iyi müşteriler olmalarıdır. Kendinden memnun insan daha az tıklar, daha az satın alır, daha az onay arar. Eksiklik duygusu ise bitmeyen bir pazardır.
Aynı mantık oyunlarda, alışveriş uygulamalarında, haber akışlarında ve bahis ekranlarında farklı yüzlerle karşımıza çıkar. Oyun insana başarı ve ilerleme hissi verirken berbat gerçek dünyadan eşsiz bir kaçış sunar, fakat bu his çoğu zaman daha fazla zaman, daha fazla dikkat, ve daha fazla ödeme ister. Alışveriş uygulamaları ihtiyaçları karşılıyor gibi görünürken çoğu zaman önce eksiklik hissini büyütür, sonra ona uygun ürün gösterir. Haberler, görüşler, siyasi ve ekonomik analizler dahi insanlara bir dünya görüşü, bir siyasi kutup satmak, bir yankı odasının içine hapsetmek içindir. İnsanı sürekli alarm halinde tutar, sürekli tıklamaya, sürekli geri gelmeye ve daha fazla tüketmeye zorlar. Her şey 'son dakika' haberidir, her manşet bir dramdır - ünlü futbolcudan şoke eden itiraf (maçtan sonra ayağı ağrımış), her virüs yeni bir pandemi ve insanlığın sonu, her münazara bir ölüm kalım mücadelesi, bir yere düşen her bomba büyük bir gösteridir ve tüm dikkatinizi talep eder.
Online kumar, bahis ve şans oyunları keza, düzenin tüm çarpıklıklarının birleşerek oluşturduğu bir canavardır. İnsanların geleceğini emeğiyle kurmakta zorlandığı bir çağda, sosyal medyada görülen hayata ulaşma ihtimalinin kendisi dahi satılabilir bir ürüne dönüşür. Maaş yetmiyorsa, kiralar giderek yükseliyorsa, borçlar kapanmıyorsa, hayat bir türlü ilerlemiyorsa, küçük bir kuponun, bir maç sonucunun, bir çekilişin ya da gelecek doğru bir iskambil kağıdının vaat ettiği ani çıkış fikri karşı konulamaz bir cazibe barındırır; bu cazibe her futbol maçında saha kenarında, forma reklamlarında, internette insanların karşısına farklı formatlarla paketlenerek sunulur. İnsan geleceğini planlayamadığı yerde ihtimallere tutunur; piyasa da o ihtimali somutlaştırır, fiyatlandırır ve satar. Bahis ve kumar bağımlılığı (sadece yasadışı olanı değil, yasalı da dahil), bugün dünyada konuşulması gereken tek pandemi olduğu halde sektörün büyüklüğü ve kârlılığı, bu konunun herkesin çok iyi bildiği bir sır olmaktan çıkmasını engelliyor; kararan hayatlar ise gözlerden uzak bir şekilde çözülmeye devam ediyor.
Birbiriyle alakasız görünen tüm bu örneklerde aslında ayrı ayrı mecralardan değil, aynı ruh halinin farklı kapılardan işlenmesinden söz ediyoruz. Yorgunluk, sıkıntı, yalnızlık, merak, öfke, umut, imrenme, bir şeyleri kaçırma korkusu, geri kalma duygusu… Bunların hepsi birer insanlık haldir. Sorun, insanın bunları yaşaması değil; bu hallerin giderek daha ustalıklı biçimde tanınması, kışkırtılması ve gelire çevrilmesidir. Biraz sakinleşmek için ekran karşısına geçen insan; yıllar içerisinde giderek daha dağınık, daha gergin, daha eksik ya da daha suçlu hissederek kalkar hale getirilmiştir. Beş dakika diye başlayan şey bir saate, bir bölüm diye başlayan şey gecenin yarısına, küçük bir oyun diye başlayan şey uzun bir dikkatsizliğe, masum bir bahis diye başlayan şey daha büyük bir beklentiye ve çöküşe dönüşür. Böylece kaçış, insanı hayata geri döndüren bir mola olmaktan çıkar; insanı yeniden piyasaya bağlayan bir ara istasyona dönüşür.
Dijital dünyanın ilk vaatleriyle bugünkü hali arasındaki fark bu yüzden öğreticidir. İnternet, sosyal medya ve dijital platformlar hayatımıza önce kolaylık, özgürlük, erişim ve seçenek vaadiyle girdiler. Daha hızlı haberleşecek, daha çok bilgiye ulaşacak, daha iyi eğlenecek, daha fazla seçeneğe sahip olacak, aracıları aşacak, dünyayla ve birbirimizle bağ kuracak, bunların hepsini ücretsiz ya da çok ucuza yapacaktık. Bunların bir kısmı gerçekten de olan şeylerdir, fakat kapitalizmin kontrol ettiği her piyasa gibi burada da aktörler olgunlaştıkça şartlar değişti, tekelleşmeye giden yolda tüketiciler giderek güçlerini kaybetti; reklamlar arttı, ücretler yükseldi, veri toplama derinleşti, iptal süreçleri zorlaştı, hizmetler parçalandı, parçalar daha ufak ve daha pahalı olarak hayatlarına devam etti, seçenekler görünürde çoğalırken fiilen birkaç büyük yapının içinde toplandı. Başlangıçta kolaylık diye sunulan şey, zamanla içinden çıkılması zor ve pahalı birer mecburiyete dönüştü.
Kaçışın piyasalaşmasındaki bir sonraki eşik, eğlencenin ve gündelik hizmetlerin ücretsiz sunulan ya da satın alınan şeyler olmaktan çıkıp, sürekli kiralanan erişim haklarına dönüşmesidir. Bugün artık abonelik ekonomisi olarak adlandırılan yapı, bu mecburiyetin gündelik hayattaki en açık görünümüdür. Sinema, müzik, oyun ve spordan tutun, eğitim ve kişisel gelişimden flörtleşmeye, her tür yazılımdan belge saklamaya kadar her şey artık platformlara bağlı ve abonelik üzerinden yürür hale geldi. Bir zamanlar satın aldığımız ve hayat boyu sahip olduğumuz birçok şeye bugün yalnızca erişim kiralıyoruz. Eskiden televizyondan ücretsiz izlediğimiz, karşılığında bize reklam gösterilen maçlar ücretli platformlara abonelik gerektiriyor (ve üzerine yine reklam izliyoruz). Üstelik birden fazla spor ya da farklı organizasyonları takip etmek demek, üç-dört farklı platform aboneliği gerektiriyor. Müzik artık satın alabildiğimiz bir şey değil. Eskiden sevdiğimiz sanatçının sevdiğimiz albümünü alır kenara koyardık, şimdi ise devasa bir kalabalığa ancak ve ancak aylık üyelik ücretini ödediğimiz takdirde erişebiliyoruz. Filmler keza, artık bize ait değil, aylık abonelik ücretini ödediğimiz platforma ait. Bir platforma yıllar boyunda yüzbinlerce lira abonelik ücreti ödemiş olmanızın hiçbir önemi yok, oradan ayrıldığınız anda elinizde tek bir şarkı, tek bir film kalmıyor... Eskiden alıp bilgisayarımıza kurduğumuz ve hayat boyu kullanabildiğimiz yazılımlar artık bizim değil, ödeme yaptığımız müddetçe kullanılabiliyor. Kendi telefonumuzdan çektiğimiz kendi fotoğrafımızı depolayıp erişebilmek için bulut aboneliği alıp her ay para ödememiz gerekiyor. Davos toplantılarını düzenleyen Dünya Ekonomik Forumu'nun meşhur sloganı tam olarak bu abonelik ekonomisini anlatır: "Hiçbir şeye sahip olmayacaksınız ve bundan mutlu olacaksınız."
Bu girmesi kolay, çıkması imkansız abonelikler tek başına küçük meblağlar gibi görünebilir. Bir dizi platformu, bir müzik uygulaması, bir bulut alanı, bir oyun üyeliği, bir spor yayını, bir haber sitesi, bir teslimat hizmeti, bir yazılım paketi… Fakat ay sonunda bunların toplamı, güç bela kazanılan ücretin içinden düzenli olarak pay alan görünmez bir kira rejimine dönüşür. Sahip olmanın yerini sürekli ödeme; satın alıp evde rafa dizmenin yerini ise geçici erişim aldı ve insanın hayatı yalnızca ev kirasıyla değil, bu küçük erişim kiralarıyla da çevrelenmiş durumda.
Üstelik bu sistem modern insandan yalnızca parasını değil; enerji, dikkat ve sabrını da istiyor. Kaydolması on saniye süren bu aboneliklere yakasını kaptıranlar için sırada hangi üyelik ne zaman yenilenecek, hangisi zamlandı, hangisi artık kullanılmıyor, hangisi aile paketine geçti, hangisinin iptal düğmesi nerede soruları; çıkmak isteyene ise sonu gelmeyen menüler, onay kutuları, bekleme süreleri, otomatik yanıtlar ve insan olmayan müşteri temsilcileriyle cebelleşmek vardır. Modern hizmet ekonomisi kolaylık kadar bezdirmeye de dayanıyor. Yani şirketler yalnızca sattıkları üründen değil, tüketicinin bezdirilmesinden, unutmasından, yorulmasından, vazgeçememesinden, küçük ücretleri takip edememesinden ve hakkını aramayı ertelemesinden de kazanıyor.
Telefon numaranızı vermeden hiçbir mağazadan hiçbir şey alınamaz hale gelmesi, akabinde asla engellenemeyen ve bitmek bilmeyen aramalar, mesajlar, tacizler bunun bir örneği. Bir başka örnek, her yerden fırlayan değişik 'bedeller': servis bedeli, işlem ücreti, hizmet bedeli, platform kullanım bedeli, kuver, masa ücreti, paketleme ücreti, teslimat bedeli (kargo ücretine ek), küçük sepet ücreti, yoğunluk ücreti, rezervasyon bedeli, iptal güvence bedeli, yönetim gideri, ödeme işlem ücreti, dosya masrafı, aktivasyon ücreti, üyelik yenileme bedeli, bakım bedeli, zorunlu “opsiyonel” bahşiş... Eskiden yarım saat önceden bilet alıp gidilen sinemaya, konsere, maça girebilmek için şimdi farklı farklı dijital platformlara sabıka kaydı ve vukuatlı nüfus kayıt örneğiyle altı ay önceden başvuru yapıp, bilet fiyatına ek olarak çeşit çeşit ücretler ödemek gerekiyor. En verimli süt veren cins olarak Amerikan tüketicisi öyle bir noktaya getirilmiş ki, Amerikalılar bu modele "annoyance economy (sıkıntı/rahatsızlık ekonomisi)" diyerek isim bile takmış durumda... Türkiye'de dahi iktidar arada ufak salvolarla bu tür rahatsızlıkları gidermeye ya da gideriyor görünmeye çalışıyor; ancak reklam mesajı ve aramalarını e-devlet üzerinden engelleme imkanı vermek, kuver, servis ücreti gibi şeyleri kaldırmak gibi hamleler dahi ancak kısa süreli etki gösteriyor, sonrasında artık kontrolden çıkmış tacizin ve soygunun yeni bir bir yolu bulunarak kaldığı yerden devam ediyor.
Geçici erişimle, abonelikle tüketiciden sürekli gelir elde etme mantığı yalnızca dijital hizmetlerle sınırlı değil; maddi dünyayı ve fiziksel ürünleri de etkisi altına almış durumda. Planlı eskitme sonucu telefon, bilgisayar, beyaz eşya, yazılım ve uygulamalar, bunları geçtim tekstil ürünleri, kıyafetler, ayakkabılar dahi artık çok daha hızlı eskiyor. Telefonların ve bilgisayarların bataryaları iki yıldan sonra kullanılamaz hale gelecek şekilde zayıflatılıyor, tasarımlar ve montaj bilinçli olarak karmaşıklaştırılarak ürünlerin tamiri ve ömrünün uzatılması bilinçli olarak zorlaştırılıyor. Tişörtler iki yıkamadan sonra sünüyor, pantolonlar yırtılıyor, ayakkabılar dağılıyor. Eskiden şarj cihazıyla ve kulaklıkla gelen telefonlar artık hiçbir ek olmadan geliyor, tüm destek ürünleri ve yedek parçalar gittikçe pahalı hale geliyor, ürünlere verilen teknik destekler belli bir zaman sonra kesiliyor, yeni güncellemeler eski cihazları kullanılamaz hale getirmek üzere dizayn ediliyor. Eskiden ömürlük olan bazı ürünler artık üç yılda ıskartaya çıkacak duruma geliyor. Bir ürün bozulmadan eskimiş sayılıyor; çalışırken yetersiz ilan ediliyor. Bir şeyi yamamak, tamir etmek artık hayatımızdan hemen hemen çıkmış durumda. Eskiyen şey hemen atılıp yenisi alınıyor (üstelik bunu yapan ya da doğrudan veya dolaylı olarak bu modeli savunan insanlar dönüp çevrecilikten, yeşil dönüşümden falan bahsederek kafa ütülüyor).
Her şeyin son model, parıltılı, markalı olduğu sosyal medya, maddi dünyanın bu dönüşümünü de destekliyor, besliyor. Artık ürünler ihtiyaç konusu değil, birer arzu nesnesidir. Önce arzu yaratılıyor, bu mecburiyete, o da ihtiyaca dönüşüyor ve böylece tüketim, bir tercih olmaktan çıkıp sisteme uyum şartına dönüşüyor. İnsan yalnızca içeriklere değil, cihazlara, sürümlere, güncellemelere, markalara ve sürekli yenilenme baskısına da bağlanıyor; tüketim, hayat tarzına endeksleniyor.
Bu ölçme ve takip düzeni yalnızca izleyiciyi değil, üretilen kültürün kendisini de değiştiriyor; çünkü artık neyin nasıl yapılacağına çoğu zaman estetik, sanatsal cesaret veya yaratıcılık değil, ölçülebilir, sanatın 'müşterilerinin' fiyatlandırılabilir ilgisi karar verir halde geldi. Kültürel üretimde, özellikle müzik ve sinemada yaşanan daralma aynı tablonun bir parçasıdır. Daha çok albüm, daha çok dizi, daha çok film, daha çok oyun, daha çok yayın, daha çok içerik var; fakat bu çoğalma ne yazık ki bırakın kültürel bir zenginleşmeyi, var olan yaratıcılık seviyesinin korunmasına dahi yetmiyor. Artık bir şey üreten sanatçılara, risk alıp yeni bir şey denemeye yer yok; yapan kendini asla gösterme şansı bulamıyor. Onun yerine tüketiciye erişimi elinde tutan platformlar, bilindik formülleri tekrar ederek kârlarını riske atmamayı, yani tutmuş olanın devamını, yeniden çevrimini, yan hikâyesini tercih ediyor. Sanat ve eğlence, insan deneyiminin derinliğinden ve yaratıcılıktan çok ölçülebilir ilgiye, tekrar edilebilir kâra ve önceden hesaplanmış beğeniye göre biçimleniyor. Aynı siyaset gibi, seçenekler çoğalmış gibi görünürken, seçeneklerin birbirine benzemesi biraz da bundan kaynaklanıyor. Daha çok içerik var; ama daha az eser yaratılıyor.
Bilgiye erişim de tarif ettiğim cendereden bağımsız değil. İnternetin ilk büyük vaadi bilgiye erişimdi; bugün herhangi bir bilgiye ulaşmak ise reklamların, yönlendirmelerin, sahte içeriklerin, öfke ticaretinin ve dikkat tuzaklarının arasından geçmeyi gerektiriyor. Haber ile yorum, gerçek ile söylenti, tavsiye ile reklam, insani tepki ile algı operasyonları arasındaki çizgiler bulanıklaşıyor. Televizyon ekranları, haber siteleri, sosyal medya akışı ve mesajlaşma grupları aynı kesintisiz alarm duygusunu besliyor. Ekranlarımız ve hayatlarımız troll orduları tarafından işgal edilmiş durumda. İnsan dünyanın her yerindeki her şeyden her an haberdar oluyor; fakat hiçbir şeyi gerçekten kavrayacak sükuneti ve berraklığı bulamıyor.
Üstelik bu sürekli uyarılma hali insanın kamusal hayata katılımını dahi etkiliyor ve aşındırıyor. Dünyanın herhangi bir yerindeki savaş, kriz, seçim, piyasa dalgalanması, diplomatik gerilim, salgın haberi ya da şirket iflası anında cebimize düşüyor. Dünyanın bütün gerilimleri, dünyanın tüm toplumlarının sinir sistemine kesintisiz bir şekilde bağlı. 7/24 takılı bir serum gibi, haberler sürekli toplumların kanına karışıyor ve herkes sürekli bir kriz modunda yaşıyor. Bu sağlıklı bir kamusallık değildir ve insanın bilgi sahibi olmaktan çok sürekli tetikte tutulduğu bir çaresizlik hali yaratıyor. İnsanlar kendilerini çok şey görür fakat çok azını değiştirebilir halde buluyor. Çok şeye öfkelenip hiçbir şeye müdahil olamayan kitlelerin bir kısmı duygusuzlaşıp duyarsızlaşırken, diğer bir kısmı ise bitmeyen bir öfke döngüsüne sıkışıyor. Bu garip duygusal savrulmaları yaşayan bireyler sosyal medyadaki yankı odalarında bir araya gelip günümüzün dengesiz, dağınık, kafası karışık, nereye yöneleceğini bilemeyen ve manipülasyona açık seçmen gruplarını oluşturuyorlar, ki bu da apayrı bir inceleme konusudur.
Örnekler devam ettirilebilir ama fazla uzatmadan bütün bu parçaları yan yana koyduğumuzda meselenin artık gençlerin dijital alışkanlıklarının, birkaç teknoloji şirketinin, platformun ya da birkaç zararlı uygulamanın çok ötesine geçtiği anlaşılabilir. Dışarıdaki hayat pahalılaşıp ortak mekânlar daraldıkça, insan ilişkileri zaman, para ve enerji hesabına daha fazla bağlandıkça, yorgun insanın geri çekildiği alanlar piyasanın hegemonyasına giriyor. İnsanın eğlence, dinlenme, haber alma, sosyalleşme, umut etme ve oyalanma ihtiyacı giderek ölçülen, yönlendirilen, paketlenen ve ücretlendirilen alanlara dönüşüyor. Başka bir ifadeyle, hayatın kendisi gibi hayattan kaçış da metalaşıyor.
Bu metalaşma yalnızca var olan ihtiyaçlara cevap vermiyor; çoğu zaman ihtiyacın kendisini de büyütüyor. Kendini eksik gören insanın bu yanılgısı körükleniyor, çözüm olarak daha kapsamlı kişisel gelişim paketleri tavsiye ediliyor. Dikkat dağıtılıyor, ardından odaklanma araçları satılıyor. Uyku bozuluyor, ardından uyku takibi hizmetleri geliyor. Beden hareketsizleşiyor, ardından egzersiz üyelikleri öneriliyor. Ortak hayat zayıflıyor, ardından sosyalleşme uygulamaları devreye giriyor. Huzursuzluk artıyor, ardından meditasyon paketleri pazarlanıyor. İnsan kendi hayatındaki eksiklikleri gidermek için ücretli çözümlere yöneldikçe, bu eksiklikleri üreten koşullarla daha da iç içe geçiyor.
Burada kaçışın kendisi de anlam değiştiriyor. Kaçış artık insanı hayata döndüren, kendine getiren, dinlendiren bir ara olmaktan çıkıp; çoğu zaman insanı yeniden ölçen, uyaran, kıyaslayan ve ödeme ilişkisine bağlayan bir istasyona dönüşüyor. Dinlenmek için açılan ekran dikkat istiyor; oyalanmak için girilen platform zaman istiyor; biraz umut veren kupon para istiyor; bilgi almak için bakılan akış politik bağlılık istiyor. Küçük bir rahatlama diye başlayan alışkanlık, sonunda insanın hem cebinden hem zihninden düzenli pay alan bir mekanizmaya dönüşebiliyor. Yapay zekanın gelişerek gittikçe yaygınlaşması ise tüm bu dinamikleri daha da hızlandırıyor.
Burada meseleyi “kötü şirketler” ve “masum bireyler”, “şeytani satıcılar” ve “zavallı tüketiciler”, “üretenler” ve “tüketenler”, “kandıranlar” ve “kandırılanlar” gibi temiz ikiliklere sıkıştırmak da gerçeği fazlasıyla basitleştirir. Çünkü her şeyin metalaştığı bu çağın asıl gücü, herkesi aynı anda bu döngünün hem nesnesi hem öznesi haline getirebilmesidir. Hepimiz hem üretici hem tüketiciyiz; hem satıcı hem müşteriyiz; hem hedef alınan hem de başkasını hedeflemeye zorlanan insanlarız.
Bir yandan bize daha güzel evler, daha parlak hayatlar, daha fit bedenler, daha mutlu ilişkiler, daha başarılı kariyerler ve daha sergilenebilir gündelik hayatlar gösteriliyor; öte yandan biz de o hayata yaklaşabilmek, ayakta kalabilmek, görünür olmak ya da geride kalmamak için kendi emeğimizi, bilgimizi, görüntümüzü, çevremizi, zamanımızı, hatta kişiliğimizi daha satılabilir hale getirmeye çalışıyoruz. Bir yandan kendimizi bu sürekli ölçülme, kıyaslanma ve pazarlanma baskısından korumaya çalışırken, diğer yandan farkında olarak ya da olmayarak başkalarına benzer baskılar üretiyoruz.
Bu düzenin gücü de biraz burada yatıyor: Aynı şeyi, yani tüm bunları aynı anda herkese yaptırabiliyor; üstelik bunu hiç hissettirmeden, çaktırmadan, kendisi tamamen görünmez kalarak başarabiliyor. Böylece mesele birkaç kötü niyetli şirketin kandırdığı pasif tüketiciler meselesi olmaktan çıkıyor; hepimizin maruz kaldığı, katıldığı ve çoğu zaman farkında olmadan yeniden ürettiği büyük bir metalaşma döngüsüne dönüşüyor.
Dolayısıyla gelinen noktada, bahsettiğim bütün bu konuları, bazıları ne kadar küçük ve görünüşte önemsiz olsa da daha geniş düşünmek ve bir arada ele almak zorundayız. Bu, hayatın neredeyse bütün alanlarının metaya dönüştüğü bir çağda insanın kendine ait zamanını, dikkatini, neşesini ve iç huzurunu koruma mücadelesidir. Ev kurmakta zorlanan, geleceğini planlayamayan, emeğinin karşılığını alamayan, ortak hayatı pahalılaşan insan; sonunda kaçmak istediği yerde bile yakalanmaktadır.
Bütün bunlar birkaç şirketin, birkaç ülkenin, sektörün ya da sermaye grubunun marifeti olarak anlatılamaz. Televizyonun, sosyal medyanın, eğlence, müzik, sinema, oyun endüstrilerinin, bahis piyasasının, abonelik ekonomisinin, haber alanının, kültürel üretimin ve dijital hizmetlerin kendi iç dinamikleri farklıdır; her birindeki dönüşüm başka şekillerde yaşanmıştır ve her biri üzerine ayrı ayrı kitaplar yazılacak kadar derin konulardır, nitekim yazılıyor da. Fakat bu farklılıkların arkasındaki ortak yönelim, bizim asıl yakalamamız gereken gizli gölgedir: Hayatın giderek daha fazla alanının kâr maksimizasyonu mantığına açılması ve artık piyasayı dizginleyen görünürde hiçbir sınır kalmaması. Yaşanan şeyi birkaç şeytani şirketin kötü niyeti, bazı sektörlerin ahlaksızlığı ya da belirli ülkelerin kültürel yayılmacılığı noktasında incelemek yeterli değil; yaşanan, insanın kendine, çevresine, bilgiye, kültüre, eğlenceye ve dinlenmeye ayırdığı alanın sistematik biçimde işgalidir.
Yapılması gereken, karşıdaki düşmanla yapılan mücadeleyi küçük alanlardaki küçük didişmelere indirgemek değil, tüm cephenin adını koymaktır. İnsanın kendi zamanını parçalanmadan yaşayabilmesi, kendi dikkatini sürekli uyarılma altında kaybetmemesi, ilişkilerini ve sanatsal tüketimini yalnızca ödeme gücü üzerinden kurmak zorunda kalmaması ve kendine ait zamanının bir tüketim nesnesi haline gelmemesi, yani sükûnet, dikkat bütünlüğü, ve dinlenebilme özgürlüğü, insanca bir yaşamın küçük ama ayrılmaz parçalarıdır.
İnsan sınırsızca ölçülebilecek, uyarılabilecek, borçlandırılabilecek, kıyaslanabilecek ve yeniden tüketime yönlendirilebilecek bir makine değildir. Dinlenirken bile tüketmenin ve tüketilmenin yalnız ekonomik değil, zihinsel, bedensel ve toplumsal sonuçları vardır. Bu yüzden mesele artık yalnızca gençlerin ekran süresi, yorgun insanların iradesi ya da yeni neslin alışkanlıkları değildir. Asıl soru daha derinde: Hasta olan yalnızca insanlar mı, yoksa hayatı kurma biçimimizin kendisi mi?
Bir sonraki yazıda buradan, yani dinlenirken bile tüketen ve tüketilen insanın ve toplumun zihninde ve bedeninde biriken yorgunluktan devam edelim.
Yorumlar
Yorum Gönder